Şeyh Muhammed Kâzım Aydın (K.S.)

Divan

Divan 150 150 Sanuka

Divan, ilmin öğretildiği, vaaz ve nasihatın yapıldığı, şer-i davaların çözüldüğü yerdir. Burada talebelere ders verilir, cemaatle beş vakit namaz kılınır, vaazlar verilir.

“Hatmi Hocegan” ve zikir yapılır, şer-i ihtilaflar burda çözülür, askere gidenler gelip Şeyh Hazretlerinden dualarını alır, evlenenlerin nikâhı burada kıyılır, garip guraba burda yer, içer ve konaklardı. Burada bir hayat tarzı öğretilir, sünnet-i seniyye her vesiyle yaşanırdı. Şeyhimizi ziyaret için randevu alınmaz, dergâhın kapısı her daim açık kalırdı.

Şeyh Hazretleri, miladi 1906, rumi 1273 yılında Dünya’ya geldiğinde, babaları Şeyh Şerafeddin Hazretleri 28 yaşındaydı. Kendilerine, erkek çocuğunun doğum haberi verildiği anda, okumakta oldukları Mesnevi’nin arkasına, “Şu anda ve şu saatte Muhammed Kâzım Dünya’ya gelmiştir.” ifadesini yazarak çocuğunun adını koymuştur. Ayrıca, “Allah’u Teâla onu âmil âlimlerden ve visâle ermiş salih velilerden eylesin” duasını yapmıştır. Bu dua, Şeyh Şerafeddin Hazretleri’nin bir kerameti olsa gerektir.

Şeyh Şerafeddin Hazretleri, aşırı derecede zeki olup, zekâsı meşhurdu. Mesela, herhangi bir kişi ona şiir okuduğunda, irticalen o anda ve o şiir ölçülerinde cevap verebiliyordu. Şeyh Hazretleri, daha aylıkken zeki olduğunu anlıyor ve hareketlerinden etkileniyordu. Zekâsı ile ilgili bazı hareketlerini de kitabın arkasına not ediyordu.

Daha önce ifade edildiği gibi Şeyh Hazretleri daha 3 yaşında iken  annesinin vefat etmesi üzerine Siirt’te ikaket eden anneannesi ve dedesinin yanına verilir. Şeyh Efendi hazretleri Siirt’e geldiğinde ve özellikle Cuma namazından sonra yanına gider, bazen de köye döndüğünde atın terkisine bindirip beraber köye götürürdü. Bu olaylar cereyan ettiğinde Şeyh Hazreteri henüz 4-5 yaşlarında idi. Birgün yine Siirt’ten Fersaf ’a gittiklerinde, Halenze beldesinden önceki tepeye vardıkları zaman Şeyh Hazretleri babasına, “bana şeker al” diye tutturur. Şeyh Şerafeddin Hazretleri, her ne kadar buralarda şeker olmadığını söylese de Şeyh Hazretleri ısrarla şeker isteğini devam ettirir. Tam o sırada tepeyi aşarken bir adamın Halenze’den Siirt’e doğru gitmekte olduğunu görürler. Adam yaklaşınca selamlaşırlar. Şeyh Şerafettin Hazretleri, adamın şekerci olduğunu görür. Adam, şekerlerinin bir kısmını satmış, geri kalan kısmı ile Siirt’e dönüyormuş. Şeyh Şerafettin Hazretleri bu olaydan çok hayrete düşmüş, bütün şekerleri satın almış, eve gittiklerinde de bu olayı kitabın arkasına not etmiştir. Şeyh Hazretleri bu olayı hiç hatırlamamakta, ancak yıllar sonra babasının kitabın arkasına düştüğü notu okuyarak bilgi sahibi olmuştur.

Şeyh Hazretleri 5-6 yaşlarında Kur’an’a başlamış olup, Kur’an’ı okurken de Kehf suresinden sonra yarım cüz ders almağa başlamıştır. Daha önce belirtildiği üzere Şeyh hazretlerinin anne tarafından dedesi Şeyh Mahmud, onun babası da Şeyh Kasım’dı. İkisi de Şeyh-ul Hazin’in halifeleriydi. Şeyh Mahmud hem çok âlim, hem de çok sofiydi. Şeyh Hazretleri, dedesinin çok alim olmasının özelliğinin kendi hocası olan Molla Muhammed Said Yargıcı’nın ondan icazet aldığına, sofi olmasının özelliğinin de Şeyh-ul Hazin’in halifesi olduğuna dayandırmaktadır. Şeyh Hazretleri değerlendirmeyi 90 yaşında iken yazmıştır.

Şeyh Hazretlerinin Kur’an’dan sonra okuduğu ilk kitap Sadi-i Şirazi’nin Gülistan adlı eseridir. Bu kitaba Şeyh Hazretlerinin “Allah’ın izniyle bu kitabı şu tarihte okumağa başladım. Allah’u Teâla bizi Lehu’dan (dünyadan) ve hevadan korusun” ibaresini yazdığını yıllar sonra görmüş olduk. Şeyh Hazretleri bu yazıyı 8 yaşında yazmıştır.

Babası 1914 yılında Cihan Harbine gittiğinde yine 8 yaşındaydı. Babası tarafından çağrılması üzerine savaşa gider, çadırda kalırdı. Şeyh Şerafeddin hazretleri o sırada kendilerine bazı vasiyyetlerde bulunur. O vasiyyetlerin ne olduğu bir sır gibi hâlâ bilinmemektedir. Anlaşılan o ki, Şeyh Hazretleri 8 yaşında iken bile çok özel vasiyetleri alabilecek zekâ ve kabiliyete sahipti.

Şeyh Hazretleri hal tercümesinde diyor ki: “Savaştan döndüğümde babama hep mülâzim (stajyer) oldum, bütün sohbetlerine katıldım, ondan hiç ayrılmadım, bu benim için bir sülûktu. Sülûk, tarikatın, irşadın, Allah yolunda yol katetmenin ve nefsi terbiye etmenin anlamıdır. Bu sülûka başlama yaşım 9 dur.

Yine başka bir sohbetinde Şeyh Hazretleri diyor ki: “Cemaati çok seviyordum, çok ufakken bile imamdan önce camiye gider, imamın gelmesini beklerdim. Uzun tesbihim vardı, onunla tesbih çekerdim.

Şeyh Hazretleri 14 yaşında “Molla Cami” kitabını okurken, Şeyh Şerafeddin hazretleri ona sarık sarar ve “İslam’da fetva verebilecek makama geldin.” der. Ondan önce de, 3 yılda okunabilecek bir kitabı da mütalâa edebiliyordu. Küçük yaşlardan itibaren okuma ve araştırma konusunda üstün bir merak ve kabiliyeti vardı. “Molla Cami” kitabına kadar babası Şeyh Şerafeddin Hazretlerinin yanında okuduktan sonra, o zamanın en büyük âlimlerinin yanında ilim tedrisine devam etmiştir. Ancak, bir müddet sonra kıtlık başgösterince Şirvan’a bağlı bir köye, Şeyh Abdurrahim’in yanına giderek arapça okumaya başlamıştır. Köy hayatı ile ilgili hatıralarında, o zaman kendilerine 12 ekmek geldiğini, bunların 11 tanesinin arpa, 1 tanesinin de buğday ekmeği olduğunu, arpa ekmeği yerken tam doyamadıklarını, akşam yemeğinden artan ekmekleri kovana koyduklarını, uzun kış gecelerinde tekrar onları alıp yediklerini ve kendilerine çok lezzetli geldiğini ifade etmişlerdir. Kendi evlerinde bolluk ve çeşitli yemekleri bırakarak arpa ekmeğine doyamıyacağı bir köye gitmesi, Şeyh Hazretlerinin ilme ne kadar âşık olduğunun apaçık bir tezahürüdür.

Şeyh Şerafeddin (k.s.) Konya iline sürgüne gönderildiğinde Şeyh Hazretleri de yanında olup Arapça tedrisine devam etmiştir. Kendi ifadeleri ile her gün Mevlana Kütüphanesine gider, Arapça kitapları okur ve araştırma yapardı. Sürgün hayatı sona erince askere alınır ve askerliğini yazıcı olarak yapar. Şeyh Hazretleri, önce Mardin’e sonra da Siirt’e gelir. Askerlik hizmeti esnasında bile her gün ikindi namazından sonra dayısının evine gider, orada buluştukları hocasından ders alırdı. Bu davranışı da ilme olan aşkının bir başka örneğini göstermektedir.

Şeyh hazretleri 1930 yılında icazet alır. İcazet aldıktan sonra her gittiği yerde Medrese kurarak hem kendileri okur, hem de talebelerine ders verirdi. En büyük isteği âlim yetiştirmekti. Ancak, 1930 ile 1960 yılları arasında çok fakirlik ve eziyet görmüşlerdi. Şeyh hazretleri o büyük baskılara rağmen yine en kapsamlı eğitimi, en büyük ilmi semereyi o zaman vermiştir.

1940 yılında Şeyh Şerafeddin’in emriyle Muş’un Hasköy beldesine gitmiştir. O zaman Hasköy’de İslam şiarı pek yoktu. Şeyh Hazretleri bir taraftan talebe yetiştirirken bir taraftan da cami yaptırdı. Orada yapılan cami aynı zamanda açık mahkemeydi. İhtilaflar orada çözülüyor, barış ve taziyeler orada yapılıyordu. Anlaşılan o ki yapılan bu cami, Peygamber Efendimizin Medine’deki hayatının sünnetine uyularak halka hizmet götürüyordu. Bu anlamda insanların hayatında çok önemli bir yer haline gelmiştir. Halk kesimi Şeyh Hazretleri’ni görmek istediklerinde veya sıkıntıları olduğunda doğruca camiye giderlerdi.

Şeyh Şerafeddin Hazretleri’nin 1958 yılında vefat etmeleri üzerine, Şeyh Hazretleri Hasköy’den Siirt’e dönerek hem tasavvufi ve hem de medrese eğitimi vermeğe başlar. Metot olarak, anlattığı konu ile ilgili diğer kitapları, yazarları ve görüşleri araştırıp tartışarak ders verirdi. Kitabın bazı yerlerine “böyle olsa daha iyi olur.” diye kendileri not yazardı. Yeni başlayan talebe ile son kitaba gelen talebeye aynı önemi verir asla ayırım yapmazdı. Dersi çok önemserdi. Talebeler küçük veya büyük olsun fark gözetmezdi. Talebeleri çok sever, şefkat gösterirdi. Talebeleri de kendilerini çok severlerdi. Zamanı çok iyi değerlendirirdi. Nerdeyse boş bir anı yoktu. Sürekli olarak cebinde ve çantasında kitap taşırdı. Araba veya at üstünde bir yere gittiğinde cebindeki kitabı ya okur veya ezberlerdi. Seyahatlarında mutlaka bir talebesi ve kitapları beraberinde olurdu. Vaaz ve dersten sonra sürekli kitap okur, yazılar yazar ve mütalâa ederdi. “İnsan ömrü her şeyi öğrenmeye yetmez, bari ilmin en faydalısını alalım.” derdi.

Tasavvuf eğitimine başladığında, Siirt’te “Her Şeyh’in oğlunun da Şeyh olduğu, babasının hatırı için oğlunun da Şeyh olarak kabul edilmesi gerektiği” şeklinde bir gelenek vardı. Bu konuda Şeyh hazretleri buyuruyor ki, “Her kim Şeyh’ul Hazin’in müridiyse, Şeyh’ul Hazin vefat etmiştir. Her kim ki bana babamdan dolayı geliyorsa, gelmesin. Eğer ben irşada ehil isem bana gelinsin. Şayet benden iyisini bulursanız gitmezseniz hakkımı size helal etmem. Sakın şunun bunun hatırı için gelmeyin. Kim bizden iyisini bulursa oraya gitsin.” Bu ifadeleriyle Şeyh Hazretleri tasavvufta babadan oğula şeyhlik geleneğini ortadan kaldırmış olmaktadır.

Şeyh Hazretleri şöyle buyurmuşlardır: “Biz işe başladığımızda enkaz gördük. Bir ev yıkıldığı zaman temeli nasıl enkazın altında kalıyorsa, biz o enkazı temizledik. Kur’an-ı Kerim ve Sünnetin temellerini ortaya çıkardık ve tarikatımızla yolumuzu o temeller üzerine kurduk. Bir elimizde Kur’an bir elimizde Sünnet vardır. Kesinlikle tarikat, şeriatın hâdimidir. Şeriatın kabul etmediği hiçbir şey tarikatta olamaz. Yoruma ve zorlamaya hiç gerek yoktur. Bir şey şeriatta yoksa onu tasavvufta aramak anlamsızdır.”

Şeyh Hazretleri aynı zamanda tasavvufta iki kanatlı olmayı, yani hem zahiri ve hem de batıni ilimlere vakıf olmayı çok önemserdi. Yine Şeyh Hazretleri diyor ki: “Cahil adamdan veli olmaz, Cennete gidecekse bile, Allah’u Teâla onu affettiği için cennete gidecektir. Çünkü cahilin bilgisi olmadığı için bilerek ibadet yapamayacaktır. Tasavvufta, irşad edecek kişinin mutlaka ama mutlaka âlim olması gerekir. İster ledünni ilim olsun ister diğerleri olsun, tasavvufta âlim olmadan rehberlik görevini yapamaz.”

Şeyh Hazretleri, tasavvuf konusunda anlatmış olduğu kalp afetlerini mutlaka ya bir hadise, ya da bir ayete dayandırıyordu. Bid’atlerden, hurafelerden, hikayetlerden ve kerametlerden uzak duruyordu. Keramet hususunda: “En büyük keramet istikamettir. Bir zerre istikamet, bin kerametten üstündür. Bu sözü İmam-ı Rabbani dememiş olsaydı ben diyecektim.” derdi.

Molla Ahmet Ceziri diyor ki: “Benim hidayetime sebep olan Allah’u Teâla, bana kendi inayetinden bir zerre vermiştir. Hidayet işlerinde iki şey benim adımın yazılmasına sebep olmuştur. Bunlardan biri kadehtir, Allah yoludur, araçtır. Diğeri de içkidir, içindeki Allah muhabbetidir. Allah yolu ve Allah muhabbeti benim hidayetime sebep olmuştur.”

Şeyh Hazretleri de bu konuda şöyle buyuruyor: “Ben devamlı olarak ne ile hidayete erdiğimi düşünüyorum. Şairin bir sözü vardır; “İki şey var ki, onlarla öyle övünüyorum ki, ta ki süreyya yıldızına basacak kadar övünüyorum. Birincisi, Allah’u Teâla, yâ kulum yâ ibâdi dediğinde ben de Allah’ın bir kuluyum ve o hitaba muhatap oluyorum. İkincisi de, doğumundan kıyamete kadar olan zaman Peygamber Efendimizin zamanıdır ve ben de O’nun zamanında dünyaya gelmişim. Yani Allah’u Teâla’nın ve Peygamber Efendimizin muhabbeti benim hidayetime sebep olmuştur.”

Şeyh Hazretleri, Peygamber Efendimizin muhabbetini ve ona olan aşkını bilerek anlatıyordu. Ancak, bu konuda fazla detaya girmez, birkaç kelime ile mucize ve hadislerden bahseder, sonra kendilerine bir hal olup susar, daha sonra biraz devam edip bırakırdı. Birgün divandayken, Şeyh Hazretleri’nin “Bende doğuştan beri Peygamber Efendimizin muhabbeti var ki, bu muhabbet herkesin muhabbeti gibi normal bir muhabbetin ötesinde adeta bir aşktır.” ifadesinikullanmıştı.

Yine divanda, vaaz esnasında Şeyh Hazretlerinin, 1953 yılında Molla Abdulkadir’in babası Molla Bedreddin’in İran sınırındaki bir köyde imam olduğunu, aynı zamanda müridleri ve sadık bir kişi olduğundan ziyaretine gittiklerini, dönüşte de Muradiye’de Hacı Bayram Aydın’ın evinde misafir kaldığını, geceleyin saat 03 sıralarında Peygamber Efendimizin muhabbetinin kendilerine canlı olarak geldiğini, o zamandan beri muhabbetinin aşk haline dönüştüğünü anlatmıştır.

Şeyh Hazretleri, çocukları ve bazı müritlerle beraber Medine-i Münevvere’deyken hemen her gün Ravza-i Mutahhara’ya gidip ziyaret ettikleri, bir defasında Şeyh Hazretlerinin Ravza’ya bakıp birazcık da cennet ehlini seyredelim dediğini anlatmışlardır.

Şeyh Hazretlerinin vefatından birkaç ay önce Molla Abdulkadir diyor ki: “Hatıra olsun diye Şeyhimden beyit ve yazı gibi birkaç şey istediğimde bana, “biz Peygamber Efendimizin muhabbetiyle meczubuz, ondan gayri diyecek hiçbir sözüm yoktur.” diyerek sözü kapatır.”.

Şeyh Hazretleri, Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in aşığıydı. En büyük özelliklerinden birisi, sünneti hiç zorlanmadan ve hiç külfet almadan, yani sünnet ahlakını tekellüfsüz bir şekilde yaşadı. “Adım Muhammed’di, lakabım El-Kâzım’dır, yani öfkeyi yutandır, öfkeyi yutmak sünnetin ahlakıdır. Allah’u Teâla mü’minleri vasfettiğinde, hem öfkesini yutabilen hem de insanlara ihsanda bulunabilen diye nitelendiriyor.” derdi.

Şeyh Hazretlerinde bu hasletlerin çoğu fazlasıyla mevcuttu. Kendi nefsi için kimseye kızmazdı. Ancak, İslâm’ın ve dolayısıyla Allah’ın ahkâmının korunması hususunda çok kızdığı olmuştu. Hatta bu konuda sesini de yükseltmiştir. “Kim bize eziyet etmişse ve eziyet edecekse hakkımızı helal etmişiz. Kıyamet gününde kimseyle davam olmayacaktır.” derdi. Ona çok eziyet etmelerine rağmen hep gülerek karşılık vermiştir. Talebelerine veya müritlerine emir şeklinde bir ifade kullandığı görülmemiştir.

Örneğin, “namaz için seccadeyi serin” emir kipi yerine, “namaz kılmayalım mı, seccadeleri sermiyelim mi, su istediğinde de hayrına bize su veren var mı” şeklinde istek kipini kullanmıştır. Özel hizmetinde bulunanlara hizmetçi gözüyle bakmaz, onlarla oturup yemek yer, onlara tesbihat ve sohbet etmeyi öğretir, onları ihvanlarla bir tutar, hizmetlerinden dolayı dualarını eksik etmezdi.

Şeyh hazretleri tevhid ehliydi. “Allah’u Teala’nın hemen her konuda lutfunu önümde gördüm. Rabbim beni lütfuna alıştırmıştı. Ben çok iyi  veya çok kötüyüm diye yardım ediyordu. Veya, günahlarım çok olduğu için Allah’u Teâla bu kadar lütufta bulunuyordu. Ben bu kadar lütfa, yardıma ve ihsana layık olmadığım halde her konuda ve her zorlukta mutlaka lütfunu önümde görmüşümdür.” derdi.

Şeyh hazretleri bütün dünya ve ahiret işlerinde Allah’u Teala’nın lütfuna güvenirdi. İlimde, irşadda, vaazda, nasihatte sebeplere çok tevessül ederdi. Ancak, neticeye hiç karışmazdı. İlaç içmeden dua eder, Allah’u Teâ la şifa verirse bu ilaç etki eder, aksi halde etki etmez derdi. Bir gün divandayken yanına gelenlere “Yanımıza gelenlerin öz olarak ahvallerini biliyoruz. Ancak, teferruatlarını öğrenmek, çarşı ve pazarda ne yaptıklarını bilmek istemiyoruz. İstesek onları da öğreniriz. Bir kişi yanımıza geldiğinde öz olarak ne istediğini biliyoruz.” derdi.

Daha önce belirtildiği üzere, tarikat şeyhi yüz doğrunun yanında bir yanlış dahi söylese tarikat şeyhi olamaz. Yaptığı tedavide yüzde bir bile hata yapması doğru değildir. Tarikat şeyhinin yanlışlığa kapalı olması gerekir. Verdiği ilaçlar az olabilir, ancak yüzde yüz doğru olmalıdır. Şeyh Hazretleri’nin tarikatında ve eğitiminde en büyük özelliği hatalara ve yanlışlara kapalı oluşudur. Müritlerine sürekli olarak harama kapalı olmalarını; hayrı, ameli ve sünneti güçlerinin yettiği kadar yapmalarını öğütlemiştir. En büyük isteği, Allah’u Tealâ’nın rızasına uygun ve o rızaya mazhar olmuş bir kul eğitimi vermekti. Bütün eğitim ve irşadı bu yöndeydi. Hatta bir kişiye kızdığında “Allah senden razı olsun. Niye böyle yaptın?” derdi. En büyük bedduası da “Allah senden razı olsun” sözüydü. Misafirlere ziyadesiyle önem verir, ikramda bulunurdu. Borç alarak misafirleri ağırladığı çok olmuştur. Hayatı boyunca kendisinden maddi veya manevi yardım isteyen kimseye hayır dememiştir.

Tanısın veya tanımasın kim gelirse sıkıntısını çözer, öyle yollardı. Şeyh Hazretlerinin en büyük özelliklerinden birisi de ihtilaftan kaçınmasıydı. Ayrılığı hiç sevmezdi. Cemaatte aykırılığı hiç benimsemezdi. Mesela, itikafta bulunduğu sırada teravihi cemaatle kılıyordu. İlk gece cemaatten ayrılıp vitir namazını Şafii mezhebine göre kıldı. Ancak ikinci gece, cemaatten ayrılmayın, dedi ve vitir namazını Hanefi mezhebine göre üç rekat kıldı. “İhtilaflı konularda cemaate uyunuz, cemaatten ayrılmayınız, çoğunluğa uyunuz.” derdi. İster hareketlerimizde ve ister kıyafetlerimizde olsun, daima cemaate uyunuz, telkininde bulunurdu. Hatta bir müridi, çarşıda kep takayım mı, diye sorduğunda “Kep takma, millet seni sufi zannedip aldanabilirler. İyilerin de sufiler hakkındaki zanları bozulabilir.” der. Kesinlikle ayrılık ve tefrikayı sevmez, velevki zayıf görüş olsa bile birleştirici olmak istiyordu.

Şeyh Hazretleri tekfir konusunda çok hassastı. Hiç kimseyi tekfir etmezdi. Bir kişinin 70 sözü küfre götürse, birtek sözü onun imanına alamet ise, onu Müslüman kabul ederdi. Görüşlerinde Müslümanın davası olmazdı. Onun en büyük davası ve savaşı nefsiyleydi. Sufi bir adamın iddia sahibi olmaması lazımdır. İddia sahibi olmak da bir benliktir, bir gururdur. Kişinin en büyük düşmanı nefsi ve şeytandır.

Şeyh Hazretleri keramete fazla önem vermezdi. Bununla beraber binlerce kerameti vardı. Oğlu Şeyh Muğisiddin’e “Sana kerameti anlatayım” diyerek bazı kerametlerini anlatmıştır. Şeyh Hazretleri, bazı konular için, bu keramettir, derdi. Ancak belirtildiği üzere, kerametlere önem vermezdi. Sahabeler, Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’den mucize istememişlerdir. “Şeyh keramet gösterirse Şeyh’tir, göstermediği takdirde Şeyh değildir” diye bir değerlendirmede bulunmak asla mümkün değildir” derdi. En büyük kerameti, karşısında oturan kişinin daha bir şey söylemeden kalbinden geçirdiğini okumasıdır.

Bir müridi, herhangi bir şeyi sormak için yanına gittiğinde daha sormadan ona cevabını veriyordu. Veyahutta vaazdayken o anda kalbinden bir şey geçiren müride aynı anda işaret ediyordu. Bu husus binlerce defa tekerrür etmiştir. Şeyh Hazretleri, birgün müritlere “Pazartesi gelin ne istiyorsanız size onu anlatalım.” der. Çoğu öğretmen olan müritlerden bir kısmı toplanır ve kendi aralarında istişare ederek Şeyh Hazretlerinin “Akabeler” konusunu anlatması hususunda fikir birliğine varırlar. Belirtilen günde divana gittiklerinde Şeyh’e “Akabeler konusunu anlatın” demeğe utandılar, Şeyh Hazretleri de sormadı ve kitabı açarak “Akabeler” konusunu anlatmaya başladı. Bu gibi şeyler çok defa meydana gelmiştir.

Şah-ı Nakşibend (k.s.) “Arif kişi kimdir” diye sorar ve kendileri cevap olarak “karşısındaki sustuğu halde onun içini okuyabilen adam Ariflerdendir.” der. Şeyh Hazretleri hiç bir kuşku yok ki ariflerdendir. Böylesi yüzlerce olay olmuştur.

Müritlerden birisi diyor ki: “Kaza namazlarımı bitirdim, sünnet namazlarına başlayayım mı” diye şeyhe soracaktım ama kendimi zorlamama rağmen söyleyemedim. Sonra Şeyh Hazretleri bana baktı ve dedi ki: “Hac farz bir ibadet olmasına rağmen bir kadın hacca gitmek istediğinde gelip bizden izin istiyor. Kaldı ki sünnetlerde de Şeyhten izin almadan sünnet kılmamak gerekir. Eğer sende kaza borcunu bitirmişsen, sünnet namazlarını kılabilirsin.” dedi. Bu ve bunun gibi olaylar fazlasıyla zuhur etmiştir.

Şeyh Hazretleri’nin en büyük hedefi sünnete, şeriata ve ilme harfiyen uymaktı. Ahlakı sünnet ahlakı idi. Zorlamadan sünnete uyardı. Cömertliği, başkalarına iyilik etmeyi, affı, hilmi, emrimarufu, nehyi münkeri, insanlara hayrı dilemesi, insanları bir araya getirmesi ve onları eğitmesi, küskünleri barıştırması ve buna benzer düşünce ve davranışlarının tümü sünnete uygundu, sünnet ahlakı idi.

Şeyh Hazretleri’nin sünnete aykırı bir hareketi olduğu hususunda insan kendisi zorlasa, sünnete aykırı asla bir hareketi olmadığını görecektir. Şeyh Hazretleri, ders verirken, yemek yerken, otururken, konuşurken, vaaz verirken, seyahata çıkarken, seyahattan dönerken, ticaret yaparken, yatıp kalkarken asla sünnete muhalif herhangi bir hareketi bulunmazdı. Yalnız bütün bunları da sünnet diye yapmıyordu. Zira sünnetler onun zati bir melekesi olmuştu.

Şeyh Muiniddin Aydın / Şeyh Efendinin Oğlu

İrşad ve Eğitim

İrşad ve Eğitim 150 150 Sanuka

İrşad yapmanın özel bir zamanı yoktu. Evde, yolculukta, misafirlikte
ve her ortamda hayrı anlatırdı. Bir sohbetinde; “En büyük kerametim,
nefsime neyi istemişsem Müslüman kardeşlerime de aynı şeyi isterdim” derdi. Dolayısıyla, insanların hayrını çok isterdi, devamlı olarak nasihatlarda bulunurdu. Ayrıca namaz kılma ve Kur’an öğrenme konularında çok hassasiyet gösterirdi.

İrşad için herhangi bir yere gittiğinde 1-2 talebesini mutlaka beraber götürürdü. Gittiği köyde cami varsa önce camiye gider, cami olmadığı takdirde köylünün evine giderdi. Namaz vakti geldiğinde talebelerinden biri ezan okur, köylüler de bulundukları eve gelirlerdi. Cemaatle namazı kıldırır, namazdan sonra da cemaate vaaz ederdi. Sonra namaz durumlarını sorar, birer birer Fatiha ve Ettehiyat’ı okumalarını ister, sabırla onlara doğru namaz kılmalarını öğretir, sorularını cevaplandırır, nikâh kıymak isteyenlerin nikâhını kıyar, varsa küskünleri barıştırır, vefat eden olursa taziyelerine gider, hasta varsa onlara kısa ziyarette bulunur, abdest aldıkları havuz küçükse talebelerine büyütmelerini emrederdi. Ertesi gün başka köye gitmek için yola çıkardı. Yolculuk bazen at sırtında bazen de yaya olarak devam ederdi. Bu yolculuklar esnasında bazen 15-20 gün eve dönmediği olurdu. Köylere gittiğinde, köylülerin dini ve dünyevi bütün meseleleriyle ilgilenirdi.

Şeyh Muiniddin Aydın / Şeyh Efendinin Oğlu

Tasavvufi Kişiliği

Tasavvufi Kişiliği 150 150 Sanuka

Şeyh Muhammed Kâzım Hazretleri dünyaya geldiğinde, babası Şeyh Şerafeddin (k.s.) hazretleri, o anda okumakta oduğu Mesnevi kitabının arkasına, “Allah onu visale erenlerden eylesin.” notunu düşmüştür.

Şeyh Hazretleri’nin Kur’an’dan sonra okuduğu ilk kitap Sadi-i Şirazi’nin Gülistan adlı eseri olup, okumağa başladığında kitabın arkasına kendi el yazıları ile “Allah bizi oyun ve hevadan (nefsin arzularından) korusun ibaresini yazmıştır.

Üç yaşında iken annesinin vefat etmesi üzerine çocukluğu anneannesinin yanında geçmiştir. Hatıralarında dedesini anlatırken şöyle der: “Dedem Şeyh Mahmut, süreten (dış görünüş) ve sireten (ahlaken) çok güzeldi, hem âlim hem de sofi idi. Aynı zamanda Şeyh Muhammed El Hazin’in halifesi idi. Hocam Molla Sait de kendilerinden icazet almışlardı. Siirt’te Şeyhalef Cami’inde imamdı. Camiden eve geldiğinde yanına gider, geniş cübbesinin içine girerdim. Bir gün, bana Kur’an’dan Gaşiye süresinin 6 ve 7. ayetlerini “Leyse lehüm ta’amün illa min dariy’in, La yüsminü ve la yuğniy min cu’ın” okuyup açıkladığında, 7 yaşında olmama rağmen bende bıraktığı etki ve lezzeti asla unutmadım.

Hayatı ile ilgili yazmış olduğu hal tercümesinde, “9 yaşından itibaren babasının sohbetlerine mülazim olduğunu, bu durumun kendisi için bir sülük olduğunu” belirtmektedir.

Tasavvuf, Dünya’da Ahiret’i yaşamaktır. Tarikat ise Şeriat’ın hadimidir. Allah’ın veli kulları olmak için ilim sahibi olmak lazımdır. Zira cahil kişi velayet makamına ulaşamaz. Misal vermek gerekirse, yüz doğru söz söyleyip bir yanlış şey anlatan kişi gerçek Şeyh olamaz. Çünkü zararları def etmek, faydaları celp etmekten mukaddemdir.

Şeyh Hazretleri daha küçük yaşlarda iken ilme büyük merak sardığı gibi Tasavvufi hakikatlara da ilgisi çok fazlaydı. İlim tahsil ederken, sürekli olarak yıllar sonra okunacak dersleri yalnız başına mütalâa edip çözerdi. 14 yaşında “Molla Cami” kitabına başladığında babası tarafından sarık sarması emrolundu. Daha talebe iken hem ders alır ve hem de alt düzeydeki talebelere dersler verirdi. Zekâ seviyesi zirvedeydi. 25 satırlık metni 3 defa okuduğunda ezberlerdi.

Mantık, Edebiyat ve cebir gibi önemli kitapları hocadan ders olmaksızın kendi çabaları ile çözerdi. Bir gün ders anında, “Küçüklüğümden beri zihnim yanlışı almaz. İster matbaa hatası, ister yazar hatası olsun yanlış bilgiyi okuyup geçemem” derdi. Ders okuttuğunda, dersi araştırarak okuturdu. İlk başlayan talebe ile son kitabı okuyan talebeye aynı önemi verirdi. İlim okuyan talebelerini çok sever talebeleri de Şeyh Hazretlerini yeni hocalarını fazlasıyla severlerdi.

Şöyle buyururdu: “İki şey var ki taaccübüme (hayretime) sebep olurdu. Birincisi, insan Allah’a ne kadar yaklaşırsa o kadar uzak olduğunun farkına varır. İkincisi ise, kişi ziyadesiyle ilim okuyup ne kadar öğrenirse o kadar çok şey bilmediğinin farkına varır. Başka bir sohbette, “kabirde bana, yanına ne almak istersin diye sorulsa kitaplarımı isterim, derdim.” diye buyururdu.

Şeyh Muiniddin Aydın / Şeyh Efendinin Oğlu

Akrabalara ve Komşulara Gösterdiği İlgi ve Alaka

Akrabalara ve Komşulara Gösterdiği İlgi ve Alaka 150 150 Sanuka

Geniş bir akraba çevresi olmasına rağmen tüm akrabalarının hal ve hatırını sorar, hastalarını ziyaret eder, fakir akrabalarına yardımda bulunurdu. Komşularının durumlarını araştırır, bazen de komşularına hediyeler gönderirdi. Komşularını yemeğe davet eder, onların hüzün ve sevinçlerini paylaşırdı. İçki içen komşusunun bile hatırını sorar, hidayeti için ona dua ederdi.

Hülasa; ilmiyle, hilmiyle, Allah’tan korkmasıyla, ibadet ve taate olan hırsıyla, teslim ve tevekkülü ile herkesin ondan hayır beklediği, kanaatiyle zühdüyle Allah ve Resulüne olan aşkıyla, tevâzu ve ilme olan düşkünlüğüyle, eski mütasavvufları, Cüneyd-i, Şibli’yi, Muhammed Bahaeddin Nakşibendi ve İmam-ı Rabbani gibi büyük zühd önderlerini bize hatırlatıyordu.

Şeyh’imiz, ismine uygun öfkesini yutar, yapılan eziyetlere tahammül gösterip sabrederdi. Aceleci değildi. Tam tersine teenni ile hareket ederdi. Zulüm ve İslami hudutların aşılması durumunda cesaret gösterip karşı çıkardı. Hak ve hukuk konusunda kimseden çekinmezdi.

İbadette huşu ve hudu, şiddetlere karşı sabır, helal lokmaya aşırı itina gösterir, Allah yolunda irşad yaparken ve ilim öğretirken aşkla yapar, hiç yorulmaz, asla yılgınlık göstermezdi.

Nahoş kelimeler asla ağzından çıkmazdı. Kanaatkâr, şakir, iltifat eden, elindekiler ile yetinen, yumuşak sözlü ve iyilikseverdi. Başkalarının rahat etmesi için kendi rahatından feragat ederdi. Kimsenin kendisi için eziyet çekmesini istemezdi. Daima mütebessim idi. Asla surat asmazdı. Hüzünlüydü, ama vakurdu. Güler yüzlü olmasına rağmen çok heybetliydi.

Dünya malına değer vermez, zamana çok önem verir, vaktini asla boş geçirmezdi. Şöyle ki: ibadetlerin yanı sıra irşad, tedris, hatim, zikir ile birlikte dua eder ve geceyi ihya ederdi.

Talebe okutmadığı anlarda dahi elinde kitap bulunurdu. Şeyhimizin en büyük ahlaki hasletlerinden biri de mütevazı olmasıydı. Ecdatlarıyla asla iftihar etmezdi. Misafirlerini ayakta karşılar, yolcu ederken kapıya kadar eşlik ederdi.

Bir gün kendisi için hazırlanmış mindere seccade serilmişti. Şeyhimiz geldiğinde halıyı bir köşeye attı ve şöyle dedi: “Bana ayrıcalık yapmayın. Çünkü hepimiz kardeşiz. Ben Müslümanların hizmetkârıyım, bırakın da hizmet edeyim.”

Vaaz ve nasihat ederken dizlerinin üstünde oturan cemaatin rahat oturması için sürekli olarak: “Nasıl rahat ediyorsanız öyle oturun” derdi. Şeyhimiz temizliğe çok önem verir, fakat müridlerin kılık kıyafetine asla karışmazdı.

Benim şahsi kanaatim; zaman onun değerini bilemedi. Belki de isimlerini saydığımız zatların zamanında yaşamış olsaydı değeri daha iyi bilinecekti. Her fani gibi şeyhimiz de Yüce Allah’a yürüdü, dünya şerefi, ahretin izzeti ile göçüp gitti.

Onu gördüğümüz, sohbetine katıldığımız ilim ve feyiz aldığımız, babamız, üstadımız, pirimiz, şeyhimiz Şeyh Muhammed Kâzım’ı (k.s.) tanıdığımız için Yüce Allah’a sonsuz hamd ve şükürler ederiz. Onunla ne kadar iftihar edersek azdır. Kalbimizden bir an olsun çıkarmadığımız Şeyh’imizle Cennet-ül Firdevs’te beraber olmayı Yüce Rabbimizin lütfetmesini diliyoruz.

Yüce Allah Şeyh’imizin himmetini üzerimizden eksik etmesin. Ona layık, onun yolunda hizmet etmeye bizleri muvaffak etsin. Amin.

Şeyh Muiniddin Aydın / Şeyh Efendinin Oğlu

Yumuşak Huyu ve Merhameti

Yumuşak Huyu ve Merhameti 150 150 Sanuka

Şeyh’imiz ders verdiği talebelerinin derslerini anlamaları için çok çaba sarf ederdi. Talebeler dersi anlamadıklarında üzülürdü. Talebelerini kendi evlatlarından daha çok sever gece yarısı aşağı iner kontrol eder, büyük bir şefkatle üstü açık olan talebelerin üstlerini örterdi.

Kendisine hazırlanan yemeği talebelerle paylaşırdı. Aynı şekilde irşad ederken müridlere aşırı derecede merhamet eder, hüzünlü ve sıkıntılı olan müridlerin gönlünü alır, onlara şefkat gösterirdi. Başı dahi ağrıyan müridinin fazlasıyla üstüne düşer, hasta olan müridlerinin hal ve durumlarını sorar, ziyaretlerine giderdi. Şeyh’imiz, engelli ve yaşlılara aşırı derecede merhamet eder, çocuklara çok ilgi ve alaka gösterir, bir baba şefkati ile yaklaşırdı. Fakirlere ayrıcalık tanır, gönüllerini alırdı. Küçük çocuklara mübarek eliyle yemek yedirir, evde yaşayan kedisinin yemeğini bizzat kendisi hazırlardı.

Bir gün sabah vaktinde Şeyhimizin huzuruna çıktım. Çok bitkin olduğunu gördüm. “Hasta mısınız?” diye sorduğumda; “Hayır, Elhamdülillah iyiyim, ancak dün bana anlatılan bir olaydan ötürü sabaha kadar uyku tutmadı” dedi. Sonra olayı şöyle anlattı: “1990’lı yıllarda yaşanan olaylardan ötürü köyden Siirt’e göç etmek zorunda kalan bir ailenin ince şeffaf naylondan kurulmuş bir çadırda sığındıklarını anlattılar. Gecenin aşırı soğuk olmasından dolayı benim odamda soba yanarken, onların soğukta olması aklıma geldikçe sabaha kadar uyuyamadım.”

Şahit olduğum başka bir hadise ise şöyledir: Cami cemaatinden bir zat kavurucu sıcakların olduğu bir gün ormana odun toplamaya gittiğini, dönerken yolda odun yüklü katırın uçuruma düştüğünü ve can çekiştiğini, kurtarmanın ise mümkün olmadığını söyledi. Sonra katırı tüfekle öldürüp onu azaptan kurtarmanın mı, yoksa o halde bırakmanın mı, doğru olacağını sordu. Akşam namazından sonra eve geldim. Sofra kurulmuştu. Durumun aciliyeti nedeniyle olayı hemen şeyhimize anlattım. Ne yapmaları gerektiğini sordum.

Şeyhimiz bir anda içten gelen üzüntü ile Ah..! Ah..! Ah..! diyerek mübarek gözlerinden yaşlar aktı. Sofrayı terk edip o gece yemek yemedi.

Şeyh Muiniddin Aydın / Şeyh Efendinin Oğlu

Güzel Ahlaklarından Affetme

Güzel Ahlaklarından Affetme 150 150 Sanuka

Şeyh’imiz sayısız davaları çözmüş, barış ve sulhu sağlamıştır. Kendisi de affetmeyi çok severdi. Özür dilediklerinde hemen özrü kabul eder, hatta karşısındaki kişiye hata yapmamış gibi davranırdı. Öz yeğenini öldüren ve trafik kazasında torununun hayatını kaybetmesine sebep olan kişilerin af dilemelerini hemen kabul etmiştir.

Şeyh Muiniddin Aydın / Şeyh Efendinin Oğlu

Cömertliği ve Îsârı

Cömertliği ve Îsârı 150 150 Sanuka

İlim, sohbet ve irşadla meşgul olan Şeyh’imiz, az gelirine rağmen çok cömert idi. Yüce Allah Duha süresinin onuncu ayetinde şöyle buyurmaktadır. “İsteyene gelince, sakın onu azarlama.” Yani, İsteyeni yahut soranı azarlayarak kovma da lutfet, ihtiyacını gider, yahut yumuşak dille geri çevir.” Şeyhimiz bu ayete uyarak İsteyenleri asla eli boş geri çevirmez, bazen borçlanıp isteyen kişiye verirdi.

Şeyhimizin Divanında misafirler eksik olmazdı. Misafirlere karşı çok hassas davranır, bizzat kendisi misafirlerle ilgilenirdi. Bazen de evindeki yemeği misafirlere gönderir, o gece ailesi yemeksiz kalırdı. Fakir olan müridlerinden biri zekât olan koyununu şeyhimize getirdi. O zamanlar maddi durumu iyi olmamasına rağmen koyunu kabul edip sahibine iade etti. İhtiyacı olan kişiler şeyhimizden borç alır, daha sonra borçlarını ödemek istediklerinde şeyhimiz alacaklarından vazgeçerdi.

Şeyh Muiniddin Aydın / Şeyh Efendinin Oğlu

Güzel Ahlakı

Güzel Ahlakı 150 150 Sanuka

Yüce Allah habibi Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.)’e medhu senada bulunarak; “Ve muhakkak ki Sen, gerçekten güzel bir ahlak üzerindesin!” buyurmuştur.

Resulullah (sav): “Ben ancak güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim” buyurmuştur.
Başka bir Hadis-i Şeriflerinde de Resul-i Ekrem (s.a.v.) şöyle buyurmaktadır: “Ey Allahım! Beni nasıl güzel yaratmışsan, ahlakımı da güzelleştir.” Kötü ahlaktan Allah’a sığınmış ve şöyle buyurmuşlardır: “Bir Müslüman güzel ahlakı sayesinde, gündüzleri oruç tutan, geceleri ibadet eden kimselerin derecesine kavuşur.”

Güzel ahlak sahipleri için Resulullah (s.a.v.) Efendimiz Hadis-i şerifte; “Nerede olursan ol, Allah’tan kork! Bir kötülükten sonra daima iyilik işle ki onu silsin. İnsanlar arasında iyi ahlakla yaşa” buyurmuşlardır. Dolayısıyla Şeyh’imiz güzel ahlakı kendisine şiar edinmiş ve onunla iftihar etmiştir. Şeyhimiz bu konuda: “Güzel ahlak; kuvvetini insanın itikadından ve takvasından almaktadır. Kötü ahlak ise imanın zaafiyetine ve nifakın yeşermesine sebep olur” buyururdu.

Şeyh’imiz güzel ahlakın ruhların temizlenmesine, kalplerin yumuşamasına sebep olduğunu söylerdi. Şeyhimiz üstün ilmi ve güzel ahlakıyla insanları etkisi altına almış, kötü yolda olanlar bu vesile ile tövbe etmiş şeyhimize bağlanmışlardı. Genelde sohbetlerinde insanların güzel ahlaklı olmasını insanlara ve tüm canlılara karşı şefkat ve merhamet göstermelerini emrederdi.

Şeyhimizin güzel ahlakını şöyle tarif edebiliriz: İhtilaflı davalarda adaletle hüküm verir, asla ayırım yapmazdı. Onun gözünde tanıdık tanımadık herkes eşitti. Hatta bir davada amcasının oğlunun haksız olduğuna dair hüküm vermiş ve maalesef yıllarca amcasının oğlu Şeyh’imize dargın kalmıştır. Şeyh’imiz kendisine muhalif olanlara asla kin beslemez, onlara güzel huyuyla merhametle yaklaşırdı. Duasında: “Allah’ım bana zulmedenleri, hakkımda ileri geri konuşanları, malımı tüketenleri ve bana eziyet edenleri bağışla. Dünyada ve ahirette hakkımı helal ediyorum.” demiştir.

Şeyh’imiz insanları, insani açıdan eşrefi mahluk oldukları için sever. Ve “Ya Rabbi! Bana verdiğin nimetlerin aynısını hatta daha fazlasını Mü’min kardeşlerime ver. Günahkâr müminlere ise hidayet et” diye  duada bulunurdu.

Güzel ahlakla süslenmek ruhların ve kalplerin temizlenmesine sebep olur. Îsar (kendisi ihtiyaç halinde bulunsa bile sahip olduğu imkânlarını başkalarının ihtiyaçlarına sunmak), affetme, cömertlik ve ibadeti eda etmek azim ve kuvvetin meydana gelmesinde başlıca sebeptir. Bu güzel hasletler hayali olmayıp şeyhimizde peyda olmuştur.

Şeyh Muiniddin Aydın / Şeyh Efendinin Oğlu

Seferde İrşad ve Tebliği

Seferde İrşad ve Tebliği 150 150 Sanuka

Şeyh’imiz gittiği her yerde irşad ve tebliğde bulunmuştur. Genç yaşta Muş, Bitlis ve çevrelerinde köy köy gezip onunla birlikte olan talebelere zaruri dini bilgileri öğretmiş, güzel ahlakı, İslam’ın inceliklerini ve tasavvufu anlatmıştır. Bir çok köyün cami temelini atmış, bununla birlikte köylerdeki cemaatlere İslam medeniyeti ve kültürünün zaruretinden bahsetmiştir.

Ben küçük yaşta iken bazen Şeyh’imiz beni yanına alır, büyük bir aşk ve şevkle köy köy gezip köylülerle sohbet eder, herkesle ayrı ayrı ilgilenirdi. Şeyh’imiz Köy cemaatine tövbe verip, birlik ve beraberliğin önemini anlatırdı. Kavmiyetçilik ve aşiretçilik varsa bu davadan vazgeçirmeye çalışır, Peygamber Efendimizin ümmeti olmakla yetinmek gerektiğini anlatırdı.

Köylüler arasında halledilmesi gereken bir dava varsa Yüce Allah’ın Ayeti Kerime’de buyurduğu gibi: “Eğer müminlerden iki taife birbirleriyle vuruşurlarsa, hemen aralarını düzeltin” hükmüne binaen davalara bakar ve barışla sonuçlanması için elinden gelen bütün gayreti gösterirdi. Baktığı davaların çoğu da barışla sonuçlanırdı.

Seferdeki irşadı bazen 40 günü geçerdi. Ama o hiç yılmadan büyük bir azimle Allah rızası için bu vazifeyi yapardı.

Şeyh’imiz başta Siirt ve çevresindeki Rıstak köyleri, Şirvan, Baykan, Sason, Kurtalan ve köylerinde, Batman, Tatvan, Gevaş, Van, Erciş, Patnos, Ağrı, Eleşkirt, Gaziantep, Adana, Mersin, Ankara ve yaygın bir şekilde İstanbul’da irşad ve tebliğde bulunmuştur. Gittiği şehir merkezlerinde sohbet ve zikirden sonra Ûlema varsa onları toplar ve onlarla ilmi ve dini konuları müzakere ederdi.

Şeyh’imiz Bağdat seferine giderken, Musul’da Musullu Hacı Yusuf Efendi’den Ûlemayı toplamalarını istemiş ve bu Ûlame ile çok faydalı sohbetler yapmıştır.

Bağdat’ta genellikle Şeyh Osman’la arada bir de Allame Şeyh Abdülkerim ile bir araya gelir, ilmi konularda fikir taâtisi yaparlardı. Malum Şeyh’imiz, babası Şeyh Şerafeddin’den hem ilmi hem de Tasavvufi icazetnameyi aldığı halde 1967 de İran’da Şeyh Buhaeddin’den hilafet almıştır. Ayrıca Şeyh Osman Siraceddin- i Sani’den teberruken hilafet almıştır.

Bazen Şeyh’imiz inzivaya çekilirdi. Ama müridlerin durumlarından dolayı emri bil ma’ruf ve nehiy ânil münker vazifesi için inzivadan çıkmaya mecbur kalırdı. “Eğer bu mecburiyet olmasaydı Şafii fıkhındaki Tuhfe’den daha güzel bir eser yapardım.” derdi.

Şeyh’imiz, tefsire olan aşkının yanı sıra hadis ve fıkha da çok düşkündü. Hatta “O bin hadisi getirin, arasına hadis olmayan bir söz koyun. Allah’ın izniyle o sözü bulup çıkartırım.” demesi onun hadis ilmindeki hakimiyetini göstermektedir. Fıkıhta ise yörenin Şafii’si olarak anılır ve Şeyh’imiz irşadda “Ben Rabbaniyim” buyururdu.

Şeyh Muiniddin Aydın / Şeyh Efendinin Oğlu

Divanda Uyguladığı İrşad ve Tebliğ

Divanda Uyguladığı İrşad ve Tebliğ 150 150 Sanuka

Sabah namazı ile birlikte irşad ve tebliğ başlardı. Öncelikle Şeyhimiz sabah namazını cemaatle kılar, sabah namazından sonra tesbihat uzun sürerdi.

Tasbihattan sonra Şeyhimiz bir cüz Kur’an okurdu. Uygun gördüğü yerleri cemaate tefsir ederdi. Daha sonra talebelere ders verirdi. Dersleri bittikten sonra müridlere vaaz ve nasihatlerde bulunurdu. Divan; irşad, eğitim ve talim yeridir. Divan kültürü; müridlerin sessiz ve saygılı bir şekilde Şeyhin vaaz ve nasihatlerini büyük bir iştahla dinlemeleridir. Divanda heybet, vakar ve sükûnet hâkim idi. Divanda asla dünyevi meseleler konuşulmazdı.

El öpmekten rahatsız olduğunu söyleyip, Divana gelen herkes selam verdikten sonra otursun buyurmuştur. Şeyhimiz mütevazı olmasına rağmen, vaaz ve nasihat esnasında çok heybetliydi.

Bununla beraber Şeyhimiz cemaatin durumuna ve ihtiyacına göre irşadını yapardı. Vaazını cemaatin daha iyi anlaması için cümlelerini tekrar ederdi. Hitabeti sade ve akıcı olup kelimelerini inci gibi dizerdi, bazen irşad gereği hiddetlenir bazen de ağlardı. Sohbetler uzun sürebilirdi ama asla sıkıcı olmazdı. Dolayısıyla şeyhimizin sohbetinden kimse doyamazdı. İrşad ve tebliğin daha fazla etkili olması için müridler Şeyhimizin sohbetlerini kayıt altına alıp daha sonra yazıya dökerlerdi.

Ondan sonra haftanın belirli günlerinde kendi aralarında bir araya toplanıp o sohbetleri müzakere ederlerdi. Şeyhimiz Cuma geceleri ve Pazar günleri kalabalık mürid cemaati ile zikir halkaları oluşturup hatim yapardı. Abdulğani vaaz ve nasihatlerden sonra başta hocalar olmak üzere; bir grup mürid Peygamber efendimiz hakkında methiye ve kasideler okurdu.

Şeyh Abdulgani Nablusi’nin, Şeyh Yusuf Nebahi’nin, Molla Cami’nin, Molla Hasan’ın methiye ve kasideleri, Şeyhul Hazin’in de Münacat, Nasihat kasideleri nağmeler şeklinde gönülleri titretirdi. Şeyhimizin sohbeti esnasında cemaatten ses çıkmazdı. Kendinden geçme, cezbe hali hemen hemen yoktu. Özellikle yatsı ve sabah namazından sonra tesbihatlar uzun sürerdi. Tesbihattan sonra Şeyhul Hazin’in salâvatlarının okunması geceyi aydınlatırcasına ışık saçardı.

İrşad olarak şeyhimiz ehli sünnet vel cemaate ait itikadi sohbetlere öncelik verir, daha sonra başta Peygamber (s.a.v.) ve Sahabe-i Kiram’ın hayatlarını anlatırdı. Resulullah’tan bahsederken gözyaşlarına hâkim olamazdı. Ayrıca herkes için önemli olan zaruri fıkhi bilgileri anlatır ve herkesin öğrenmesini sağlardı. Bunun dışında müridlere lazım olan tasavvufi sohbetler, tarikatın, tasavvufun amacı ve gerekliliğinden söz ederdi.

Ayrıca tefsir, hadis sohbetleri yapar selefi salihinin ve tasavvuf taifesinin söz ve menkıbelerinden bahsederdi. Bazen Hikemul Ataiye’yi açıklar, bazen de Şeyh Sadi Şirazi’yi anlatır, bazen de Sultanul Âşıkin İbnu Farıd’ı, Ahmedi Bedevi’yi, Molla Camiyi, Celaleddin-i Rumiyi (Mevlana) anlatırdı.

Yatsı namazından sonra geç vakitlere kadar irşad ve tebliğ vazifesine devam ederdi. İhtiyaç duyulduğunda belirli günlerde merkez camilerinde sohbet düzenlerdi. Onun sohbet edeceğini duyanlar camiye akın edince izdiham olurdu. Şeyhimiz, bir gün şöyle seslendi: “Bilgisi marifeti olanın bana gelmesini arzu etmem. Bilgiden yoksun kişilerin gelmesini isterim ki onlara bir şeyler öğreteyim.”

Şeyh, irşadında büyük-küçük, bilgili-cahil ayrımı yapmaksızın irşad ve tebliğini uygulardı. Gençlerle ve çocuklarla sohbet etmeye önem verir, üzerinde önemle durduğu zaruri dini bilgiler olan Fatiha, Teşehhüd, İman ve İslam’ın Şartları, Abdest, Gusül vb. konuları uygulamalı olarak onlara öğretirdi. Şeyhimiz bu vazifeyi ifa ederken zamanın Şeyhi ve Mürşidi olan dedem Şeyh el Hazin ve babam Şeyh Şerafeddin için benim yanıma gelmeyin. Ben onlarla aşırı derecede iftihar, Allah’a hamd ve sena ediyorum. Ancak ben layıksam yanıma gelin. Beni mürşid kabul edip istifade ediniz buyurmakta idi.

Günümüzün meşayihleri sadece baba ve ecdatları ile övünüp kerametlerle iktifa ederlerken şeyhimiz bu düşünceyi reddediyordu. İlme, öğrenmeye, öğretmeye, sadakate ve muhabbete ehemmiyet verirdi. “İstikamet, bin kerametten daha hayırlıdır” sözünü tekrar ederdi. Bu söz ışığı altında kerametten çok istikamete yönelirdi.

Şeyhimiz o kadar âlişinas idi ki müritlerine; irşatta benden daha üstün birini görüpte onun yanına gitmezseniz hakkımı helal etmem diyordu. Acaba onun döneminde daha büyük âlim ve mürşid var mıydı? Şeyhimiz; Mürşid-i Kâmil’de dört ilim’in bulunması gerekir, derdi. Bunlar; Tefsir ilmi, Hadis İlmi, Fıkıh İlmi ve Tasavvuf İlmidir. Bu ilimlere vakıf olup ve Resul-i Ekrem (s.a.v.)’in sünnetine tabi olmak Mürşidi Kâmil’in gereğidir.

Şeyhimiz, bir babanın çocuğuna olan şefkatinden fazlasıyla müridlerine yaklaşır hal ve hatırlarını sorar, dua ederdi. Yanındaki müridlerine, mazeret ve hasta olup divana gelemeyen diğer müridlerine gidip ziyaret etmelerini emrederdi. Şeyhimizin irşadına katılmış müridler yöremizde suluki hoca olarak kabul edilirdi. Çünkü mürşidin ilim seviyesi ne kadar yüksek ise cemaatin de bilgisi, irfanı o kadar yüksek olur. Ünlü medrese hocaları bile şeyhimizin müritlerinden istifade ederlerdi.

Siirt’in yetiştirdiği büyük âlimlerinden biri bir gün bir meseleyi çözmek için, o konu ile ilgili kitapları önüne yığmış, bir şekilde araştırıyordu. O gün Şeyh’imizin iki müridi Hacı Muhammed ve Hacı Sadık, bu âlim’in ziyaretine gitmişlerdi. Âlim, Şeyh’in müridlerine bu konu hakkında şeyhinizden bir şey duydunuz mu? diye sorar. Müridler evet, derler ve ona meselenin izahını yaparlar. O âlim zat kitabı kapatıp hüngür hüngür ağlar ve Şeyh’e dua etmeye başlar.

İşte Şeyh’imizin irşadının ne kadar etkili olduğunu ve irşada ne kadar değer verdiğini gösteren buna benzer binlerce örneği vardır. Şeyh’imiz, irşadla beraber kendi nefsinde İslam’ı, sünneti seniyeyi ve tasavvufu yaşamış, salih amelleri eksiksiz bir şekilde ziyadesiyle yerine getirmiştir.

Şeyh’imizin sünnete ne kadar bağlı olduğunu şu örnekle anlatmak istiyorum: Ömrünün son zamanlarında merdivenlerden çıkamayacak kadar mübarek vücudu yorgun düşmüştü. Bir gün asansöre sol ayağı ile binmişti. Yukarı kata çıktığı sırada bunu fark edince şeyhimiz sünnete uygun olmadığı için bir daha zemin kata inip, asansörden çıktı ve bu kez sağ ayağı ile asansöre bindi.

Şeyh’imiz yaşlılık zamanlarında ayakları ağrımasına rağmen bir gün olsun hastalığından hiç şikâyet etmemiştir. Bir gün otururken ayaküstüne ayak attı. Bunun üzerinden bir kaç dakika geçtikten sonra ayağını indirdi ve çok üzüldü. Resulullah (s.a.v.)’in böyle oturduğuna dair bir şey görmedim deyip Allah’a istiğfarda bulundu.

Şeyh’imiz irşad ve ders dışında toplumun huzur ve düzeni için davalara bakar, binlerce davayı barışla sonuçlandırırdı. Yörede büyük bir değeri vardı. Kolay kolay kimse şeyhimizi kırmaz, herkes şeyhimizin sözünü dinlerdi. Davaların son bulması için büyük çaba sarf ederdi.

Şeyh Muiniddin Aydın / Şeyh Efendinin Oğlu