Divan, ilmin öğretildiği, vaaz ve nasihatın yapıldığı, şer-i davaların çözüldüğü yerdir. Burada talebelere ders verilir, cemaatle beş vakit namaz kılınır, vaazlar verilir.
“Hatmi Hocegan” ve zikir yapılır, şer-i ihtilaflar burda çözülür, askere gidenler gelip Şeyh Hazretlerinden dualarını alır, evlenenlerin nikâhı burada kıyılır, garip guraba burda yer, içer ve konaklardı. Burada bir hayat tarzı öğretilir, sünnet-i seniyye her vesiyle yaşanırdı. Şeyhimizi ziyaret için randevu alınmaz, dergâhın kapısı her daim açık kalırdı.
Şeyh Hazretleri, miladi 1906, rumi 1273 yılında Dünya’ya geldiğinde, babaları Şeyh Şerafeddin Hazretleri 28 yaşındaydı. Kendilerine, erkek çocuğunun doğum haberi verildiği anda, okumakta oldukları Mesnevi’nin arkasına, “Şu anda ve şu saatte Muhammed Kâzım Dünya’ya gelmiştir.” ifadesini yazarak çocuğunun adını koymuştur. Ayrıca, “Allah’u Teâla onu âmil âlimlerden ve visâle ermiş salih velilerden eylesin” duasını yapmıştır. Bu dua, Şeyh Şerafeddin Hazretleri’nin bir kerameti olsa gerektir.
Şeyh Şerafeddin Hazretleri, aşırı derecede zeki olup, zekâsı meşhurdu. Mesela, herhangi bir kişi ona şiir okuduğunda, irticalen o anda ve o şiir ölçülerinde cevap verebiliyordu. Şeyh Hazretleri, daha aylıkken zeki olduğunu anlıyor ve hareketlerinden etkileniyordu. Zekâsı ile ilgili bazı hareketlerini de kitabın arkasına not ediyordu.
Daha önce ifade edildiği gibi Şeyh Hazretleri daha 3 yaşında iken annesinin vefat etmesi üzerine Siirt’te ikaket eden anneannesi ve dedesinin yanına verilir. Şeyh Efendi hazretleri Siirt’e geldiğinde ve özellikle Cuma namazından sonra yanına gider, bazen de köye döndüğünde atın terkisine bindirip beraber köye götürürdü. Bu olaylar cereyan ettiğinde Şeyh Hazreteri henüz 4-5 yaşlarında idi. Birgün yine Siirt’ten Fersaf ’a gittiklerinde, Halenze beldesinden önceki tepeye vardıkları zaman Şeyh Hazretleri babasına, “bana şeker al” diye tutturur. Şeyh Şerafeddin Hazretleri, her ne kadar buralarda şeker olmadığını söylese de Şeyh Hazretleri ısrarla şeker isteğini devam ettirir. Tam o sırada tepeyi aşarken bir adamın Halenze’den Siirt’e doğru gitmekte olduğunu görürler. Adam yaklaşınca selamlaşırlar. Şeyh Şerafettin Hazretleri, adamın şekerci olduğunu görür. Adam, şekerlerinin bir kısmını satmış, geri kalan kısmı ile Siirt’e dönüyormuş. Şeyh Şerafettin Hazretleri bu olaydan çok hayrete düşmüş, bütün şekerleri satın almış, eve gittiklerinde de bu olayı kitabın arkasına not etmiştir. Şeyh Hazretleri bu olayı hiç hatırlamamakta, ancak yıllar sonra babasının kitabın arkasına düştüğü notu okuyarak bilgi sahibi olmuştur.
Şeyh Hazretleri 5-6 yaşlarında Kur’an’a başlamış olup, Kur’an’ı okurken de Kehf suresinden sonra yarım cüz ders almağa başlamıştır. Daha önce belirtildiği üzere Şeyh hazretlerinin anne tarafından dedesi Şeyh Mahmud, onun babası da Şeyh Kasım’dı. İkisi de Şeyh-ul Hazin’in halifeleriydi. Şeyh Mahmud hem çok âlim, hem de çok sofiydi. Şeyh Hazretleri, dedesinin çok alim olmasının özelliğinin kendi hocası olan Molla Muhammed Said Yargıcı’nın ondan icazet aldığına, sofi olmasının özelliğinin de Şeyh-ul Hazin’in halifesi olduğuna dayandırmaktadır. Şeyh Hazretleri değerlendirmeyi 90 yaşında iken yazmıştır.
Şeyh Hazretlerinin Kur’an’dan sonra okuduğu ilk kitap Sadi-i Şirazi’nin Gülistan adlı eseridir. Bu kitaba Şeyh Hazretlerinin “Allah’ın izniyle bu kitabı şu tarihte okumağa başladım. Allah’u Teâla bizi Lehu’dan (dünyadan) ve hevadan korusun” ibaresini yazdığını yıllar sonra görmüş olduk. Şeyh Hazretleri bu yazıyı 8 yaşında yazmıştır.
Babası 1914 yılında Cihan Harbine gittiğinde yine 8 yaşındaydı. Babası tarafından çağrılması üzerine savaşa gider, çadırda kalırdı. Şeyh Şerafeddin hazretleri o sırada kendilerine bazı vasiyyetlerde bulunur. O vasiyyetlerin ne olduğu bir sır gibi hâlâ bilinmemektedir. Anlaşılan o ki, Şeyh Hazretleri 8 yaşında iken bile çok özel vasiyetleri alabilecek zekâ ve kabiliyete sahipti.
Şeyh Hazretleri hal tercümesinde diyor ki: “Savaştan döndüğümde babama hep mülâzim (stajyer) oldum, bütün sohbetlerine katıldım, ondan hiç ayrılmadım, bu benim için bir sülûktu. Sülûk, tarikatın, irşadın, Allah yolunda yol katetmenin ve nefsi terbiye etmenin anlamıdır. Bu sülûka başlama yaşım 9 dur.
Yine başka bir sohbetinde Şeyh Hazretleri diyor ki: “Cemaati çok seviyordum, çok ufakken bile imamdan önce camiye gider, imamın gelmesini beklerdim. Uzun tesbihim vardı, onunla tesbih çekerdim.
Şeyh Hazretleri 14 yaşında “Molla Cami” kitabını okurken, Şeyh Şerafeddin hazretleri ona sarık sarar ve “İslam’da fetva verebilecek makama geldin.” der. Ondan önce de, 3 yılda okunabilecek bir kitabı da mütalâa edebiliyordu. Küçük yaşlardan itibaren okuma ve araştırma konusunda üstün bir merak ve kabiliyeti vardı. “Molla Cami” kitabına kadar babası Şeyh Şerafeddin Hazretlerinin yanında okuduktan sonra, o zamanın en büyük âlimlerinin yanında ilim tedrisine devam etmiştir. Ancak, bir müddet sonra kıtlık başgösterince Şirvan’a bağlı bir köye, Şeyh Abdurrahim’in yanına giderek arapça okumaya başlamıştır. Köy hayatı ile ilgili hatıralarında, o zaman kendilerine 12 ekmek geldiğini, bunların 11 tanesinin arpa, 1 tanesinin de buğday ekmeği olduğunu, arpa ekmeği yerken tam doyamadıklarını, akşam yemeğinden artan ekmekleri kovana koyduklarını, uzun kış gecelerinde tekrar onları alıp yediklerini ve kendilerine çok lezzetli geldiğini ifade etmişlerdir. Kendi evlerinde bolluk ve çeşitli yemekleri bırakarak arpa ekmeğine doyamıyacağı bir köye gitmesi, Şeyh Hazretlerinin ilme ne kadar âşık olduğunun apaçık bir tezahürüdür.
Şeyh Şerafeddin (k.s.) Konya iline sürgüne gönderildiğinde Şeyh Hazretleri de yanında olup Arapça tedrisine devam etmiştir. Kendi ifadeleri ile her gün Mevlana Kütüphanesine gider, Arapça kitapları okur ve araştırma yapardı. Sürgün hayatı sona erince askere alınır ve askerliğini yazıcı olarak yapar. Şeyh Hazretleri, önce Mardin’e sonra da Siirt’e gelir. Askerlik hizmeti esnasında bile her gün ikindi namazından sonra dayısının evine gider, orada buluştukları hocasından ders alırdı. Bu davranışı da ilme olan aşkının bir başka örneğini göstermektedir.
Şeyh hazretleri 1930 yılında icazet alır. İcazet aldıktan sonra her gittiği yerde Medrese kurarak hem kendileri okur, hem de talebelerine ders verirdi. En büyük isteği âlim yetiştirmekti. Ancak, 1930 ile 1960 yılları arasında çok fakirlik ve eziyet görmüşlerdi. Şeyh hazretleri o büyük baskılara rağmen yine en kapsamlı eğitimi, en büyük ilmi semereyi o zaman vermiştir.
1940 yılında Şeyh Şerafeddin’in emriyle Muş’un Hasköy beldesine gitmiştir. O zaman Hasköy’de İslam şiarı pek yoktu. Şeyh Hazretleri bir taraftan talebe yetiştirirken bir taraftan da cami yaptırdı. Orada yapılan cami aynı zamanda açık mahkemeydi. İhtilaflar orada çözülüyor, barış ve taziyeler orada yapılıyordu. Anlaşılan o ki yapılan bu cami, Peygamber Efendimizin Medine’deki hayatının sünnetine uyularak halka hizmet götürüyordu. Bu anlamda insanların hayatında çok önemli bir yer haline gelmiştir. Halk kesimi Şeyh Hazretleri’ni görmek istediklerinde veya sıkıntıları olduğunda doğruca camiye giderlerdi.
Şeyh Şerafeddin Hazretleri’nin 1958 yılında vefat etmeleri üzerine, Şeyh Hazretleri Hasköy’den Siirt’e dönerek hem tasavvufi ve hem de medrese eğitimi vermeğe başlar. Metot olarak, anlattığı konu ile ilgili diğer kitapları, yazarları ve görüşleri araştırıp tartışarak ders verirdi. Kitabın bazı yerlerine “böyle olsa daha iyi olur.” diye kendileri not yazardı. Yeni başlayan talebe ile son kitaba gelen talebeye aynı önemi verir asla ayırım yapmazdı. Dersi çok önemserdi. Talebeler küçük veya büyük olsun fark gözetmezdi. Talebeleri çok sever, şefkat gösterirdi. Talebeleri de kendilerini çok severlerdi. Zamanı çok iyi değerlendirirdi. Nerdeyse boş bir anı yoktu. Sürekli olarak cebinde ve çantasında kitap taşırdı. Araba veya at üstünde bir yere gittiğinde cebindeki kitabı ya okur veya ezberlerdi. Seyahatlarında mutlaka bir talebesi ve kitapları beraberinde olurdu. Vaaz ve dersten sonra sürekli kitap okur, yazılar yazar ve mütalâa ederdi. “İnsan ömrü her şeyi öğrenmeye yetmez, bari ilmin en faydalısını alalım.” derdi.
Tasavvuf eğitimine başladığında, Siirt’te “Her Şeyh’in oğlunun da Şeyh olduğu, babasının hatırı için oğlunun da Şeyh olarak kabul edilmesi gerektiği” şeklinde bir gelenek vardı. Bu konuda Şeyh hazretleri buyuruyor ki, “Her kim Şeyh’ul Hazin’in müridiyse, Şeyh’ul Hazin vefat etmiştir. Her kim ki bana babamdan dolayı geliyorsa, gelmesin. Eğer ben irşada ehil isem bana gelinsin. Şayet benden iyisini bulursanız gitmezseniz hakkımı size helal etmem. Sakın şunun bunun hatırı için gelmeyin. Kim bizden iyisini bulursa oraya gitsin.” Bu ifadeleriyle Şeyh Hazretleri tasavvufta babadan oğula şeyhlik geleneğini ortadan kaldırmış olmaktadır.
Şeyh Hazretleri şöyle buyurmuşlardır: “Biz işe başladığımızda enkaz gördük. Bir ev yıkıldığı zaman temeli nasıl enkazın altında kalıyorsa, biz o enkazı temizledik. Kur’an-ı Kerim ve Sünnetin temellerini ortaya çıkardık ve tarikatımızla yolumuzu o temeller üzerine kurduk. Bir elimizde Kur’an bir elimizde Sünnet vardır. Kesinlikle tarikat, şeriatın hâdimidir. Şeriatın kabul etmediği hiçbir şey tarikatta olamaz. Yoruma ve zorlamaya hiç gerek yoktur. Bir şey şeriatta yoksa onu tasavvufta aramak anlamsızdır.”
Şeyh Hazretleri aynı zamanda tasavvufta iki kanatlı olmayı, yani hem zahiri ve hem de batıni ilimlere vakıf olmayı çok önemserdi. Yine Şeyh Hazretleri diyor ki: “Cahil adamdan veli olmaz, Cennete gidecekse bile, Allah’u Teâla onu affettiği için cennete gidecektir. Çünkü cahilin bilgisi olmadığı için bilerek ibadet yapamayacaktır. Tasavvufta, irşad edecek kişinin mutlaka ama mutlaka âlim olması gerekir. İster ledünni ilim olsun ister diğerleri olsun, tasavvufta âlim olmadan rehberlik görevini yapamaz.”
Şeyh Hazretleri, tasavvuf konusunda anlatmış olduğu kalp afetlerini mutlaka ya bir hadise, ya da bir ayete dayandırıyordu. Bid’atlerden, hurafelerden, hikayetlerden ve kerametlerden uzak duruyordu. Keramet hususunda: “En büyük keramet istikamettir. Bir zerre istikamet, bin kerametten üstündür. Bu sözü İmam-ı Rabbani dememiş olsaydı ben diyecektim.” derdi.
Molla Ahmet Ceziri diyor ki: “Benim hidayetime sebep olan Allah’u Teâla, bana kendi inayetinden bir zerre vermiştir. Hidayet işlerinde iki şey benim adımın yazılmasına sebep olmuştur. Bunlardan biri kadehtir, Allah yoludur, araçtır. Diğeri de içkidir, içindeki Allah muhabbetidir. Allah yolu ve Allah muhabbeti benim hidayetime sebep olmuştur.”
Şeyh Hazretleri de bu konuda şöyle buyuruyor: “Ben devamlı olarak ne ile hidayete erdiğimi düşünüyorum. Şairin bir sözü vardır; “İki şey var ki, onlarla öyle övünüyorum ki, ta ki süreyya yıldızına basacak kadar övünüyorum. Birincisi, Allah’u Teâla, yâ kulum yâ ibâdi dediğinde ben de Allah’ın bir kuluyum ve o hitaba muhatap oluyorum. İkincisi de, doğumundan kıyamete kadar olan zaman Peygamber Efendimizin zamanıdır ve ben de O’nun zamanında dünyaya gelmişim. Yani Allah’u Teâla’nın ve Peygamber Efendimizin muhabbeti benim hidayetime sebep olmuştur.”

Şeyh Hazretleri, Peygamber Efendimizin muhabbetini ve ona olan aşkını bilerek anlatıyordu. Ancak, bu konuda fazla detaya girmez, birkaç kelime ile mucize ve hadislerden bahseder, sonra kendilerine bir hal olup susar, daha sonra biraz devam edip bırakırdı. Birgün divandayken, Şeyh Hazretleri’nin “Bende doğuştan beri Peygamber Efendimizin muhabbeti var ki, bu muhabbet herkesin muhabbeti gibi normal bir muhabbetin ötesinde adeta bir aşktır.” ifadesinikullanmıştı.
Yine divanda, vaaz esnasında Şeyh Hazretlerinin, 1953 yılında Molla Abdulkadir’in babası Molla Bedreddin’in İran sınırındaki bir köyde imam olduğunu, aynı zamanda müridleri ve sadık bir kişi olduğundan ziyaretine gittiklerini, dönüşte de Muradiye’de Hacı Bayram Aydın’ın evinde misafir kaldığını, geceleyin saat 03 sıralarında Peygamber Efendimizin muhabbetinin kendilerine canlı olarak geldiğini, o zamandan beri muhabbetinin aşk haline dönüştüğünü anlatmıştır.
Şeyh Hazretleri, çocukları ve bazı müritlerle beraber Medine-i Münevvere’deyken hemen her gün Ravza-i Mutahhara’ya gidip ziyaret ettikleri, bir defasında Şeyh Hazretlerinin Ravza’ya bakıp birazcık da cennet ehlini seyredelim dediğini anlatmışlardır.
Şeyh Hazretlerinin vefatından birkaç ay önce Molla Abdulkadir diyor ki: “Hatıra olsun diye Şeyhimden beyit ve yazı gibi birkaç şey istediğimde bana, “biz Peygamber Efendimizin muhabbetiyle meczubuz, ondan gayri diyecek hiçbir sözüm yoktur.” diyerek sözü kapatır.”.
Şeyh Hazretleri, Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in aşığıydı. En büyük özelliklerinden birisi, sünneti hiç zorlanmadan ve hiç külfet almadan, yani sünnet ahlakını tekellüfsüz bir şekilde yaşadı. “Adım Muhammed’di, lakabım El-Kâzım’dır, yani öfkeyi yutandır, öfkeyi yutmak sünnetin ahlakıdır. Allah’u Teâla mü’minleri vasfettiğinde, hem öfkesini yutabilen hem de insanlara ihsanda bulunabilen diye nitelendiriyor.” derdi.
Şeyh Hazretlerinde bu hasletlerin çoğu fazlasıyla mevcuttu. Kendi nefsi için kimseye kızmazdı. Ancak, İslâm’ın ve dolayısıyla Allah’ın ahkâmının korunması hususunda çok kızdığı olmuştu. Hatta bu konuda sesini de yükseltmiştir. “Kim bize eziyet etmişse ve eziyet edecekse hakkımızı helal etmişiz. Kıyamet gününde kimseyle davam olmayacaktır.” derdi. Ona çok eziyet etmelerine rağmen hep gülerek karşılık vermiştir. Talebelerine veya müritlerine emir şeklinde bir ifade kullandığı görülmemiştir.
Örneğin, “namaz için seccadeyi serin” emir kipi yerine, “namaz kılmayalım mı, seccadeleri sermiyelim mi, su istediğinde de hayrına bize su veren var mı” şeklinde istek kipini kullanmıştır. Özel hizmetinde bulunanlara hizmetçi gözüyle bakmaz, onlarla oturup yemek yer, onlara tesbihat ve sohbet etmeyi öğretir, onları ihvanlarla bir tutar, hizmetlerinden dolayı dualarını eksik etmezdi.
Şeyh hazretleri tevhid ehliydi. “Allah’u Teala’nın hemen her konuda lutfunu önümde gördüm. Rabbim beni lütfuna alıştırmıştı. Ben çok iyi veya çok kötüyüm diye yardım ediyordu. Veya, günahlarım çok olduğu için Allah’u Teâla bu kadar lütufta bulunuyordu. Ben bu kadar lütfa, yardıma ve ihsana layık olmadığım halde her konuda ve her zorlukta mutlaka lütfunu önümde görmüşümdür.” derdi.
Şeyh hazretleri bütün dünya ve ahiret işlerinde Allah’u Teala’nın lütfuna güvenirdi. İlimde, irşadda, vaazda, nasihatte sebeplere çok tevessül ederdi. Ancak, neticeye hiç karışmazdı. İlaç içmeden dua eder, Allah’u Teâ la şifa verirse bu ilaç etki eder, aksi halde etki etmez derdi. Bir gün divandayken yanına gelenlere “Yanımıza gelenlerin öz olarak ahvallerini biliyoruz. Ancak, teferruatlarını öğrenmek, çarşı ve pazarda ne yaptıklarını bilmek istemiyoruz. İstesek onları da öğreniriz. Bir kişi yanımıza geldiğinde öz olarak ne istediğini biliyoruz.” derdi.
Daha önce belirtildiği üzere, tarikat şeyhi yüz doğrunun yanında bir yanlış dahi söylese tarikat şeyhi olamaz. Yaptığı tedavide yüzde bir bile hata yapması doğru değildir. Tarikat şeyhinin yanlışlığa kapalı olması gerekir. Verdiği ilaçlar az olabilir, ancak yüzde yüz doğru olmalıdır. Şeyh Hazretleri’nin tarikatında ve eğitiminde en büyük özelliği hatalara ve yanlışlara kapalı oluşudur. Müritlerine sürekli olarak harama kapalı olmalarını; hayrı, ameli ve sünneti güçlerinin yettiği kadar yapmalarını öğütlemiştir. En büyük isteği, Allah’u Tealâ’nın rızasına uygun ve o rızaya mazhar olmuş bir kul eğitimi vermekti. Bütün eğitim ve irşadı bu yöndeydi. Hatta bir kişiye kızdığında “Allah senden razı olsun. Niye böyle yaptın?” derdi. En büyük bedduası da “Allah senden razı olsun” sözüydü. Misafirlere ziyadesiyle önem verir, ikramda bulunurdu. Borç alarak misafirleri ağırladığı çok olmuştur. Hayatı boyunca kendisinden maddi veya manevi yardım isteyen kimseye hayır dememiştir.
Tanısın veya tanımasın kim gelirse sıkıntısını çözer, öyle yollardı. Şeyh Hazretlerinin en büyük özelliklerinden birisi de ihtilaftan kaçınmasıydı. Ayrılığı hiç sevmezdi. Cemaatte aykırılığı hiç benimsemezdi. Mesela, itikafta bulunduğu sırada teravihi cemaatle kılıyordu. İlk gece cemaatten ayrılıp vitir namazını Şafii mezhebine göre kıldı. Ancak ikinci gece, cemaatten ayrılmayın, dedi ve vitir namazını Hanefi mezhebine göre üç rekat kıldı. “İhtilaflı konularda cemaate uyunuz, cemaatten ayrılmayınız, çoğunluğa uyunuz.” derdi. İster hareketlerimizde ve ister kıyafetlerimizde olsun, daima cemaate uyunuz, telkininde bulunurdu. Hatta bir müridi, çarşıda kep takayım mı, diye sorduğunda “Kep takma, millet seni sufi zannedip aldanabilirler. İyilerin de sufiler hakkındaki zanları bozulabilir.” der. Kesinlikle ayrılık ve tefrikayı sevmez, velevki zayıf görüş olsa bile birleştirici olmak istiyordu.
Şeyh Hazretleri tekfir konusunda çok hassastı. Hiç kimseyi tekfir etmezdi. Bir kişinin 70 sözü küfre götürse, birtek sözü onun imanına alamet ise, onu Müslüman kabul ederdi. Görüşlerinde Müslümanın davası olmazdı. Onun en büyük davası ve savaşı nefsiyleydi. Sufi bir adamın iddia sahibi olmaması lazımdır. İddia sahibi olmak da bir benliktir, bir gururdur. Kişinin en büyük düşmanı nefsi ve şeytandır.
Şeyh Hazretleri keramete fazla önem vermezdi. Bununla beraber binlerce kerameti vardı. Oğlu Şeyh Muğisiddin’e “Sana kerameti anlatayım” diyerek bazı kerametlerini anlatmıştır. Şeyh Hazretleri, bazı konular için, bu keramettir, derdi. Ancak belirtildiği üzere, kerametlere önem vermezdi. Sahabeler, Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’den mucize istememişlerdir. “Şeyh keramet gösterirse Şeyh’tir, göstermediği takdirde Şeyh değildir” diye bir değerlendirmede bulunmak asla mümkün değildir” derdi. En büyük kerameti, karşısında oturan kişinin daha bir şey söylemeden kalbinden geçirdiğini okumasıdır.
Bir müridi, herhangi bir şeyi sormak için yanına gittiğinde daha sormadan ona cevabını veriyordu. Veyahutta vaazdayken o anda kalbinden bir şey geçiren müride aynı anda işaret ediyordu. Bu husus binlerce defa tekerrür etmiştir. Şeyh Hazretleri, birgün müritlere “Pazartesi gelin ne istiyorsanız size onu anlatalım.” der. Çoğu öğretmen olan müritlerden bir kısmı toplanır ve kendi aralarında istişare ederek Şeyh Hazretlerinin “Akabeler” konusunu anlatması hususunda fikir birliğine varırlar. Belirtilen günde divana gittiklerinde Şeyh’e “Akabeler konusunu anlatın” demeğe utandılar, Şeyh Hazretleri de sormadı ve kitabı açarak “Akabeler” konusunu anlatmaya başladı. Bu gibi şeyler çok defa meydana gelmiştir.
Şah-ı Nakşibend (k.s.) “Arif kişi kimdir” diye sorar ve kendileri cevap olarak “karşısındaki sustuğu halde onun içini okuyabilen adam Ariflerdendir.” der. Şeyh Hazretleri hiç bir kuşku yok ki ariflerdendir. Böylesi yüzlerce olay olmuştur.
Müritlerden birisi diyor ki: “Kaza namazlarımı bitirdim, sünnet namazlarına başlayayım mı” diye şeyhe soracaktım ama kendimi zorlamama rağmen söyleyemedim. Sonra Şeyh Hazretleri bana baktı ve dedi ki: “Hac farz bir ibadet olmasına rağmen bir kadın hacca gitmek istediğinde gelip bizden izin istiyor. Kaldı ki sünnetlerde de Şeyhten izin almadan sünnet kılmamak gerekir. Eğer sende kaza borcunu bitirmişsen, sünnet namazlarını kılabilirsin.” dedi. Bu ve bunun gibi olaylar fazlasıyla zuhur etmiştir.
Şeyh Hazretleri’nin en büyük hedefi sünnete, şeriata ve ilme harfiyen uymaktı. Ahlakı sünnet ahlakı idi. Zorlamadan sünnete uyardı. Cömertliği, başkalarına iyilik etmeyi, affı, hilmi, emrimarufu, nehyi münkeri, insanlara hayrı dilemesi, insanları bir araya getirmesi ve onları eğitmesi, küskünleri barıştırması ve buna benzer düşünce ve davranışlarının tümü sünnete uygundu, sünnet ahlakı idi.
Şeyh Hazretleri’nin sünnete aykırı bir hareketi olduğu hususunda insan kendisi zorlasa, sünnete aykırı asla bir hareketi olmadığını görecektir. Şeyh Hazretleri, ders verirken, yemek yerken, otururken, konuşurken, vaaz verirken, seyahata çıkarken, seyahattan dönerken, ticaret yaparken, yatıp kalkarken asla sünnete muhalif herhangi bir hareketi bulunmazdı. Yalnız bütün bunları da sünnet diye yapmıyordu. Zira sünnetler onun zati bir melekesi olmuştu.



