TASAVVUF

TASAVVUF

Tasavvuf herkes için vaciptir. Yani farzı ayndır. Çünkü kusuru veya kalp hastalığı olmayan kimse yoktur. Kusuru olmayan ancak peygamberlerdir.

Tasavvufun Hükmü

Hükümler beştir:
1. Vacip,
2. Haram,
3. Sünnet,
4. Mekruh,
5. Mübah.

Bir kısım arifler, Bâtınî ilimden (tasavvuftan) nasibi olmayanın sonunun iyi olmayacağını söylemişlerdir. Bâtınî ilimden nasibi olması demek, en azından tasavvuf ilmini tasdik ve ehline teslim olmak demektir.
İmâm-ı Rabbânî (k.s.) der ki:
“Ey kardeşim bil ki bize lâzım olan ve Allah’ın bizi mükellef kıldığı şey, O’nun emirlerine itaat ve neh yettiklerinden kaçınmaktır.
Nitekim Allah (celle celâluhû) Kur’ân-ı kerîmde şöyle buyurmaktadır;

“Resûlullah’ın (vahiy ve ahkamdan) size getirdiklerini alın (yani onlarla amel edin) ve nehyettiklerinden kaçının.” (Haşr Sûresi, 7)
Şu halde, teklif edildiğimiz emirlere itaat ve nehiylerden kaçınma yı ahd edinmişizdir. Ve bununla beraber bütün amellerimizde ihlaslı olmamız emredilmiştir. Allah (celle celâluhû) Kur’ân-ı kerîmde, bu konuda şöyle buyurmaktadır:

(Onlar ancak Allah’a, O’nun dîninde ihlas sahibi olarak ibâdetle emr olunmuşlardı.) (Bey yine Sûresi, 5)
Kişinin, fena fillah ve muhabbeti zatiyyeye erişmeden tam ihlaslı olması düşünülemez.
Madem ki ihlas yukarıda zikredilen iki şeyle hasıl olmaktadır, o halde, bunların kazanılabildiği tasavvuf yoluna girmek, hepimize vacip olmaktadır. İşte bu yol tarikattır tarikat, tasavvuf yolunda gitmektir.

Bütün amellere ihlas gerekmektedir. İhlas da ancak tasavvuf yoluyla kazanılabilmektedir. O halde bu yola girmek farz-ı ayndır.
Dolayısı ile bunu yerine getirmeyen asi olur.
Şeyh Abdülvehhab Şa’rânî (k.s.) kitabında şöyle demektedir:
“Tarikat ehli, ittifakla kabul etmişler ki, kişinin, kalbi ile Allah’ın huzuruna girebilmesine mani olan çirkin sıfatlardan alıkoyabilecek bir şeyhin terbiyesi altına girmesi vaciptir. Kişinin namazı ancak bu şartlar dahilinde sahihtir.”
Çünkü yukarıda zikredilen mezmum sıfatlar kişide bulunduğu müddetçe, kalbi ile namaza (Allah’ın huzuruna) giremez. Çünkü, vaci bin ancak onunla tamamlandığı şey de vaciptir.
Öyleyse bâtınî hastalıkların tedavisi de vaciptir. Bu bâtınî hastalıklar hakkında sahih hadîsler bildirilmiştir. Bunların tedavisi farz-ı ayndır. Allah (celle celâluhû) bu hastalıkları kendisinde bulunduranlara azap va’detmiştir.
Bütün bunlardan anlaşıldığı üzere, kendisini bu hastalıklardan tedavi edecek bir mürşit edinmeyen, Allah ve Resulüne âsidir. Kişi ilimden bin kitap yutmuş olsa bile, yine mürşitsiz olarak kendisini tedavi edemez, çirkin sıfatlardan kurtulamaz. Âlim olup ta, tasavvuf ehlinden bir şey alamayan kişi, tıp ilmini okuduğu ve ilaçları bildiği halde, hastalığı bilmeyen kişi gibidir.
Bunun için ey kardeşim, sakın tasavvuf yolunu âyet ve hadîsten ayrı bir şey sanma. Hakkında âyet ve hadîs gelmediği vehmine kapılma. Zîrâ hepsi ahlâk-ı Muhammediyye’dir. (sallallahu aleyhi ve sellem)
Ebû Ali Dekkâk (k.s.) diyor ki:
“Kendiliğinden yeşeren ağaç se mere vermez. Verse dahi meyvesinin tadı olmaz. Allah’ın hikmeti gereği her şeyi bir sebebe bağlamıştır. İnsanın dünyaya gelebilmesi için zahirde bir anne-babaya ihtiyacı olduğu gibi, bâtınında da, manevî terbiyeye ulaşabilmesi için bir mürşide ihtiyacı vardır. “
Fütûhât-ı Mekkiye kitabında: “Şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır.” buyrulmaktadır.(Yani rehbersiz kişinin, Rehberliğini şeytan hemen elde eder).
Hadikatü’n-Nediyye’de şöyle zikredilmektedir: Bilmiş ol ki, bâtınî ilmi öğrenmek, kalbi selîm olmayan her kişiye farz-ı ayndır. Bâtınî ilim, helak edici ve kurtarıcı olan şeylerin neler olduğunu bildirir.
Her dört mezhepten de bir çok büyük âlim, zahirî ilimlerinin kendilerine yeterli olmadığını belirterek, tasavvuf ilmine ihtiyaç hissetmişlerdir.
Kalp bütün cevherlerin hazinesidir. Bütün ilâhî tecelli ve hikmetlerin makamıdır. O bir padişah, diğer âzâlar ise hizmetçilerdir. O ıslah olmadıkça diğer azaların ıslah olması mümkün değildir. Hadîs-i şerifte buyrulduğu gibi:

“Cesette bir et parçası vardır ki, o ıslah olursa bütün ceset ıslah olur, o ifsad olursa (bozulursa) bütün ceset ifsad olur. Dikkat edin. Bu da kalp tir.” (munebihat) O halde azaların ıslahı, kalbin ıslahına bağlıdır. Kalp ıslah olmadıkça, kişinin ıslah olması mümkün değildir. Hatta öm rünün sonuna kadar başını secdeden kaldırmasa dahi, işlediği amellerin hepsi boşa gider.
Bütün bu anlatılanlar, tasavvufun ne demek olduğunu ve gerekliliğini açıklamak içindir. İşte tarikatta bu istikamette (yani tasavvuf yolunda) seyir etmek demektir.

“Tarikatların en kolayı, en yakını ve müridi en yüksek tevhid derecesine ulaştıranı Nakşibendî tarikatıdır” denmiştir. Çünkü bu tarikat, Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in sünnetine sarılmak bid’at lardan sakınmak ve ruhsatlardan kaçınıp güçlü ve kesin delillerle amel etmek, çirkin sıfatlardan sıyrılıp güzel sıfatlarla süslenmek üzerine inşa edilmiştir.
Şeyhimiz Şeyh Bahaeddin Şahı Nakşibend buyurur ki:
“Tarika tımıza sarılmayıp, ondan yüz çevirenin îmanınden korkulur.”
Ve yine der ki: “Tarikatlardan Allah’a en yakın olanı bizim tarikatımızdır.”
Bu tarikat-ı Aliyyenin önemli hususiyetleri vardır. Maksada ulaştıran bir tarikattır. Bu yüzden de diğer tarikatların büyük şeyhleri, nihayette, bu tarikat-ı aliyyeye intisap etme ihtiyacı hissetmişlerdir.
Mağrip şeyhlerinden birine rast gelen İmâm-ı Şafii (rahmetullahi aleyh):
“Âlimin bir cahili va’zettiği, aydınlattığı gibi, zahirî ve bâtınî ilimler arasındaki farkı bana izah et.” der.
Mağribli şeyh;
“Ey evladım. Tasavvuf ilminin başlangıcı, zahirî ilimlerin nihayetinde başlar. Çünkü âlimin, ilmi ile amel etmesi ve bu ilminde de ihlâslı olması şarttır. Oysa tasavvuf ehlinin attığı ilk adım tasavvuf üzerinedir. Bu bâtınî ilmin semeresini, şimdi sana delil ile göstereyim.” diyerek cemâatten birini, tasavvuf ehli olmayan bir âlimi çağırmak üzere gönderir, cemâate:
“Gelecek âlime kimse yer vermesin, sâdece biriniz selâmını alsın.” diye talimat verir. Âlim kapıyı açıp içeri girince, şeyhin verdiği talimat üzerine cemâatten biri selâmını alır ve kimse ona yer göstermez. Bu durum karşısında âlim, kızgın bir şekilde dönmek üzere dışarı çıkacağı sırada, şeyh ona seslenir:
“Kızdın galiba.”
Âlim:
“Kızdım tabi” diyerek dışarı çıkar.
Şeyh bu kez tarikata mensup bir alimi çağırmak üzere adam gönderir ve cemaate de aynı talimatı verir. Adam şeyhin huzuruna gelip oturacak yer bulamayınca, önündeki ayakkabıları bir kenara iterek olduğu yere çöker.
Şeyh aynı şekilde:
“Kızdın galiba” diye sorunca,
“Niçin kızayım, huzurunuzda bu yer bana fazladır bile” diye cevap verir.
İşte bu misal İmâm-ı Şafiî için yeterli olur.