Şeyh (k.s.) vefatından sonra defnedileceği yeri, köy kabristanının yukarısındaki tarlada tâyin etmişti. Burası Hâlid bin Velîd (radıyallahu anh)’in çadır kurduğu yer olarak rivayet edilmektedir.
Hâlid bin Velîd (radıyallahu anh) bir seferi sırasında buradan, kıblenin doğusunda bulunan kilise halkı ile okla savaşmıştı. Şeyhin vefatından bir sene sonra, yani hicrî 1309 yılında Şeyh’in türbesinin inşaatına başlandı. Binanın temelini kazdıklarında içinde ok başlarını gördüler. Öleceği vakit, kendisini Şeyh’in türbesinin yanına gömmelerini vasiyet eden müridlerden biri, birkaç yıl sonra öldüğünde, vasiyet ettiği yerde kendisine bir kabir kazdılar. Kazdıkları kabirde siyah (zenci) bir adamın cenazesi çıktı. Kıvırcık saçlı olan bu zat, uyuyormuş gibi, cesedinden hiçbir şey bozulmamıştı. Bunu kendi gözleri ile gören Molla Abdülmecit bana anlattı. “Ok başlıklarının ve kabirde şehidin bulunuşu ile, Şeyhin sözünün doğruluğu açığa kavuştu. Kabirde bulunan cesedin, Hâlid bin Velîd (radıyallahu anh) zamanından kalma şehid olduğu anlaşıldı. Bu şehidin kabri, bugün malum olup halk tarafından ziyaret edilmektedir.
Babam Şeyh Şerâfeddin’den işittiğime göre, Şeyh (k.s.) vefatı ânında, müezzini Şeyh Yusuf’un kucağında olduğu halde bir âyet-i kerîme okudu ve bu âyetin tefsirine başlayıp şöyle dedi:
“Allah’ın kullarından bazıları, öldüklerinde, gökler kendilerine doğru yükselen iyi amellerin kesilmesinden dolayı ağlarlar. Yine aynı şekilde yerler de, üzerlerinde yapılan ibâdetler kesildiği için ağlarlar. Göğün ağlayışı hafif yağmur yağışı gibi bazen hissedilir. Melekler de garip kuşlar şeklinde gelip, cenaze ile birlikte giderler.”
Sonra Şeyh;
“Sübhânellah, velîlerin ruhları ne kadar hızlıdır. Meleklerden daha çabuk gelip giderler” dedi.
Sonra Şeyhin işareti ile, selâm almakla meşgul olduğunu gördük. Daha sonra Şeyh Yusuf’a;
“Kur’ân okumaya başla, fakat sesini kıs. Rabbimle meşgulüm” dedi. Müezzini Şeyh Yusuf, Kur’ân-ı kerîm okumaya devam ettikçe nurlar da artıyordu. Şeyh Allah’ın rahmetine kavuştu (Hicri 1308).
Cenaze musallaya götürülmek üzere evden çıkarıldığında hafifçe yağmur yağmaya başladı. Cenazenin etrafında garip kuşlar uçuşmaya başladı. Şeyhin torunu ben Muhammed Kâzım, cenazede hazır bulunan Molla Abdülmecid’e bilâhare o kuşları sordum.
“Garip kuşlardı. Buralarda onlar gibi kuşlar görmemiştik” cevâbını verdi. Bu da yüzlerce insanın müşahede ettiği kerametlerden biridir.
Rivayet edildiğine göre, Halenze’li Hamzano şöyle anlatır: “Avdan dönüp değirmenler vadisine geldim. Vadide kalabalık bir cemâat gördüm. Toplanmalarının sebebini sorayım diyerek yanlarına indim. Şeyh’ten başka kimseyi göremedim. Çok korktum. Şeyh (k.s.) çok korktuğumu anladı ve bana; “Korkma, cinden bir cemâat idi, bize gelmişlerdi” dedi.
Vâdirriha (Değirmenler Vadisi) mevkiinde değirmenler için su arkı açtıklarında, büyük bir kaya parçasına rastladılar. İşçilerin onu su arkından itip çıkarmaya güçleri yetmedi. Ne yapacaklarını şaşırıp kaldılar. Şeyhe haber verdiler. Vadiye yuvarlanmaması için, altına vadi yönünden bir duvar örün dedi. Sonra sırtını arkın kenarına dayayıp, ayaklarıyla kayayı arkın kenarına düz olarak doğrulttu. Bu bilgileri toplayan Şeyh’in torunu ben Muhammed Kâzım derim ki: “Ben bu değirmenlerin sahibi olmuştum. Üç şahısla birlikte bu kayanın üzerinde cemâate namaz kıldırmıştım. Zannımca, yüksekliği beş karış kadardır. Halen bu taş yerinde durmaktadır.”
Şeyh (k.s.), Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) için salavat (salât) yazmayı vaad etmişti. Yazacağım selevatı şerife kimsenin daha geniş ve kapsamlı yazmadığı bir salavat olacaktı. Şeyh hazretleri, Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’ i uykuda iken rüyasında, sonra uyanıkken gördüğünde, verdiği vaadi yerine getirmesini emretti. Bunun üzerine Şeyh; “Gâyet-ül Hayrat” adlı salavatları yazdı. Şeyh ve müridleri her namazdan sonra bu salavatları okuyorlardı. Şeyh (k.s.) hacca gittiğinde, Medine’de Mescid-i Nebevî’nin müezzininin bu salavatı şerîfeleri minarede aynen olduğu gibi eksiksiz bir şekilde okuduğunu görür. Hiçbir tahrif ve tebdil olmadan, başkasının onu aynı şekilde okumasına şaştı. Müezzine bu salavatı ve bunları söyleyeni sordu.
Müezzin;
“Bunları kabri şerîfin üzerinde bulduk, kimin söylediğini bilmiyoruz” der. Bu da bunların Allah ve Resulü katında kabul olduğuna dair bir işarettir.
Şeyh-ül Hâzin (k.s.)’in oğlu Şeyh Necmeddin anlatır:
“Hacca gidip Ravda-i Mutahhara’nın hizmetçisi ile tanıştığımda, başımı öpüp ağladı ve bana anlattı. “Zannımca, Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’ in kabri şerîflerini, zamanımızda babandan (Şeyh-ül Hâzin’den) daha büyük bir velî ziyaret etmemiştir. O’ndan şu üç kerameti gördüm:
a) İzin alıp onu Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’ in hücresine girdirdiğim de, Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’ e selâm verdiğini, Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’ in de selâmına cevap verdiğini, kalbimin değil, başımın kulaklarıyla işittim.
b) Hücreye giren zatlar çıktıklarında, Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’ in heybetinden renkleri sararır, hareketleri zayıflardı. Oysa baban çıktığı zaman, onu girdiğinden daha sevinçli ve daha güzel olarak gördüm.
c) Mescid-i Nebevî’de namaz için ikâmet okunduğunda imâm hazır değildi. Baban halka imamlık etti. Namazı bitirdiğinde mescidin imâmı Şeyh’e itiraz etti. Kendisi, Şeyh mihraba girdikten sonra gelmişti. Ona;
“Ey Şeyh, benim yerime ne hakla imamlık edersin” deyince, halktan bir grup kalktı ve imâma;
“İtirazı bırak, biz onu bir elin ileri ittiğini ve mihraba soktuğunu gördük” dediler. Bunun üzerine imam Şeyhten özür ve af diledi.”
Şeyh hazretlerinin, münâcâtında (Allaha münâcâtı):
“Ben senden Cennetleri istemiyorum,
Bana Musa’ya dediğin gibi,
Beni göremezsin deme”
dediğini duyan Miskinli Molla Abdülaziz, Şeyhin bu kavline itiraz ederek şöyle der:
“Mûsâ (aleyhisselâm) Resullerin en büyüklerinden, Allah’ın kendisi ile konuştuğu bir peygamberdir. Şeyh bu sözü nasıl söyler.”
Bunun üzerine bir gece rüyasında, kendisini bir kuyuya düşmüş olduğunu görür. Onu çıkarmak için toplanan halk, sarkıttıkları ipi uzattıkça kuyu derinleşir ve ona ulaşılamaz. O anda bir ses işitir;
“Dünyanın ipini sarkıtsanız ona yetişmez ancak Şeyh Muhammed El Hâzin’den başka kimsenin onu çıkarmaya gücü yetmez.”
Molla uykudan uyanır. Bu rüyanın, Şeyhe olan itirazının bir neticesi olduğunu anlayarak hemen Şeyhin köyü olan Fersafa gelir. Camiye gider. Kalabalık bir cemâate teveccüh yapan Şeyhin, teveccühten sonra mihrapta oturduğunu görür. Ziyaret için Şeyhin yanına gider. Şeyh, onun elini tutar ve der ki:
“Şimdi, camideki bütün cemâatten size en yakın olan benim desen, sözünde doğru değil misin” diye sorar.
O da;
“Evet” der.
Şeyh;
“Bunun için Allah velîlerinin Allah ile öyle bir vakitleri vardır ki, o anda kendilerini, Allah’a herkesten daha çok yakın görürler. Belki herkesi peşlerinde görürler. Sonra herkes makamına döner. Hatta bunlardan bazılarının velîler meclisinde, ayakkabılar safından başka yerde yerleri yoktur” der.
Şeyh bununla Mollanın îtirâzına işaret eder. Molla o anda Şeyh’e teslim olup sâlihlerden biri olur.
Şeyhin zamanında Seyyid Ali Kimmo adında meczup (cezbeli) ve sâlih bir adam vardı. Keramet sahibi olan bu zâtın kerametlerinden biri şöyledir:
Cizre’den bir kervan gelir. Seyyid Ali’yi Billoris adlı kayığ’ın başında görürler. [Dicle Nehrinin bir kolu olan bu suda sal’lar çalışırdı.] Yanlarında olan elmalardan kendisine verirler. Sonra bu sala binip Botan çayını geçerler. Seyyid Ali ise yerinde kalır. Gemidekiler Siirt’e varırlar, herkes evine gider. Aralarından biri yükünü indirdikten sonra, bir ihtiyacı için çarşıya gidip bir dükkana girer. Kıldan örülmüş, ağzı dikili büyük bir çuval görür. Dükkan sahibine;
“Torbanın içinde ne var” diye sorar.
Dükkan sahibi gülümser ve;
“İçindeki, Seyyid Ali Kimmo denilen adamdır. Üç günden beri her gün gelip, beni bu torbanın içine koy der. Onu torbanın içine koyar, akşam olunca çıkarırım. Kendisi gider, ben de dükkanımı kapatıp eve giderim. Bu hal üç günden beri devam etmektedir” der.
Adam dükkan sahibine;
“Onu birkaç saat önce Billoris sal’ında önünde gördüm” der. Halk, onun ebdal (büyük velî)’lerden biri olduğunu söylerlerdi.
Şeyh-ul Hâzin’in oğlu Şeyh Sa’deddin anlatır:
“Çocukluk yıllarım da fersafta çocuklarla oyun oynarken, Seyyid Ali Kimmo geldi. Bana;
“Baban evde mi?” diye sordu.
“Evet” dedim.
“Evde ne yapıyor?” dedi.
Ben de;
“Bilmiyorum” diye cevap verdim.
“Belki kendir örüyordur” dedi.
“Bilmiyorum” dedim.
“Git ona de ki, Seyyid Ali ziyaretine gelmiştir”. Eve gittim. Şeyhin kendir örmekte olduğunu gördüm. Şeyh hazretlerine;
“Seyyid Ali ziyarete gelmiş” dedim.
Yanına getirmemi emretti. Seyyid’in yanına gittim ve;
“Şeyh’in yanına çık” dedim.
Yukarıya çıktı. Oturup konuşmaya başladılar. Seyyid Ali, Şeyhe;
“Çok kirlendim, banyoyu ısıtmaları için emret ki bedenimi yıkayayım” dedi.
Şeyh hazretleri bana hamamı hazırlamamı emretti. Suyu ısıtıp Şeyh’e haber verdim. Şeyh Seyyid’e;
“Kalk yıkan” dedi.
Seyyid Ali;
“Beni kendi elinle yıka” dedi.
Şeyh hazretleri Seyyid Ali’yi yıkadı. O esnada Şeyh’e;
“Beni temizleyip, cilalanmış gümüş gibi yaptın” diyordu.
Seyyid elbisesini giydikten sonra Şeyh’ten meyve istedi. Bir tabak meyve getirip önlerine koydum. Seyyid bana;
“Falan meyveleri getir” dedi.
Getirdikçe başka meyveler istedi. Yeter diyene kadar bu durum devam etti. Evin üstü açık olan avlusunda yemeğe başladıkları an üzerlerine yağmur yağmaya başladı. Seyyid, Şeyh’e;
“O’na de (yâni Allahü teâlâya de ki) yağmuru tutsun, biz de meyvelerimizi yiyelim.” deyince, Şeyh gülümsedi. Yağmur şiddetlendi. Bu defa öfke ile Şeyh’e;
“O’na de ki bizi rahat bıraksın meyvelerimizi yiyelim” dedi. Yağmur daha da artınca, şiddetle elini Şeyhin bacağına vurarak;
“O’na de (Allah’a de) bizi rahat bıraksın yiyip zıkkımlanalım” dedi.
O anda Şeyhin, ellerinin tersini göğe doğru kaldırdığını ve o anda yağmurun kesildiğini gördüm. Seyyid Ali, meyve yemeği bırakıp, Şeyh’in Gavs (kutup) olduğunu inkar edenlere kızarak “Bu bir ispattır” deyip ayrıldı.
Hiçbir eve sığmayacak derecede kalabalık bir cemâati olduğu için Şeyh hazretleri Siirt’e geldiğinde Ulu Camiye gider, orada halka va’z eder, irşâdda bulunurdu. Bir gün yine camide irşâd ile meşgul iken, Sûfî Mûsâ adında bir mürid minareye çıkıp yüksek sesle halka bağırarak;
“Ey insanlar!.. Aklım başımdadır, deli veya bunamış değilim. Sadece Şeyhimin aşkı ile kendimi minareden atacağım” dedi ve kendisini attı. Hiçbir şey olmadı. Durumunu sorduklarında;
“Kendimi attığım zaman altımda bir levha buldum. Yere yaklaştığım sırada aklımdan niye böyle yaptım- sorusu geçince birden levha kayboldu ve yere düştüm. Sadece ayağım incindi” dedi.
Bu keramet Şeyhin vefat edeceği sene vuku bulmuştu. Sûfî Mûsâ, şeyhin vefatından sonra 25 yıldan fazla yaşadı.
Rivayet edilir ki: Şeyh hazretleri, bir gün akşam namazının rükûunda gecikti. Müridlerden biri; namazdan sonra edepli bir şekilde sordu:
“Rükuda bu kadar gecikmenizin sebebi ne idi?”
Şeyh hazretleri;
“Hicri 1286 yılında Hicaz’dan dönüşte Şam’a geldiğimde, Şam halkından biri tarikatımıza intisap etmişti. O anda ölüm döşeğinde olduğu bana keşfedildi. Onunla meşgul idim. Allah’a hamd olsun ki, îmân üzere gitti” diye cevap verdi.
Bundan sonra müridlerden birisi, bu konuda kalplerinin mutmain olması için, Şam’da bulunan akrabalarına yıldırım telgraf yolladı. Şeyhin, kendilerine adını ve mahallesini tarif ettiği gibi; “Bize şu mahalleden falan oğlu falanın durumundan haber verin” dedi.
On lardan gelen cevapta;
“Sorduğunuz adam falan gece akşam vaktinde Allah’ın rahmetine kavuştu” denildi.
Söz konusu gecenin, Şeyh hazretlerinin rükûda geciktiği gece olduğu anlaşıldı ve bu büyük kerametle kalbler de mutmain oldu.
Bana, Persinkli Şeyh Kasım anlattı:
Şeyh-ul Hâzin’in hizmetin de olup yanında okuyordum. Şeyh’in, Rasıl Nebûh mevkiinde su ile çalışan değirmenleri vardı. Baharın ilk günlerinde çalışır, yazın su azaldığında çalışmazdı. O suyun akmadığı bir gün,
Şeyh Hazretleri bize;
“Unumuz bitti, kalkın bir yük buğday alıp değirmene gidelim” dedi. Şeyhe;
“Değirmen çalışmaz, çünkü su azalmıştır” dedim.
Buna karşılık Şeyh hazretleri tekrar;
“Gidelim” dedi.
Şeyhin, bu çalışmayan değirmene gitme isteğine şaştık. Değirmene gittik. Toz ve toprak içinde olduğunu, gördük. Şeyh hazretleri bize;
“Değirmen taşını süpürün, etrafındaki toprağı temizleyin” dedi.
Kendisi de değirmenin altına girdi, dolabını tamir etti. Sonra çıkıp yanımıza geldi. Bu sırada daha önce hiç bulut olmadığı halde, gökyüzünü yavaş yavaş bulutlar kaplamaya başladı. Şeyh hazretleri, buğdayı değirmenin ağzına dökmemizi emretti. Bulutlar yoğunlaştı. Buğdayı değirmenin ağzına dökmemizle birlikte, bardaktan boşanırcasına yağmur yağmaya başladığını gördük. Değirmen kanalı su doldu çalışıp bir yük buğdayı öğüttü.
Buğdayın bitmesi ile beraber yağmur kesildi ve değirmen de durdu.
Unu yükleyip eve geldik. Bunu anlatan Şeyh Kasım; dediki:
“Bu kerameti de başımın gözleri ile gördüm”.
Şirvan kazasında müftü Hacı Mehmed Efendi’nin oğlu Molla Haydar bana anlattı, dedi ki: “Annem hastalandı, ölüm döşeğine düştü. Yaşamasından ümitsiz kalıp Uveyndurre Camiine, Şeyh Kasım’ın oğlu Şeyh Muhammed’i çağırmak üzere birini yolladık”. Elçi, mezkûr camiye gidip Şeyh Muhammed’e;
“Hacı Mehmed Efendinin hanımının ölümü yaklaştı. Ölümünden önce hazır bulunmanız ve bir Yâsîn-i şerîf okumanız için, beni size yolladılar” der.
Şeyh Muhammed, yanında bulunan, babasının şeyhi Şeyh Muhammed El Hâzin’e durumu anlatıp, gitmek için izin ister. Şeyh-ul Hâzin;
“Ben de sizinle geleyim” der.
Birlikte Mehmed Efendi’nin evine gittiler. Mehmed Efendi hanımının durumundan çok mahzundu. Şeyh-ul Hâzin bir müddet murakabeye daldı. Sonra birden başını kaldırarak Hacı Mehmed Efendiye;
“Hanımının eceli daha gelmedi, otuz yıl daha yaşayacak, üzülme” dedi.
Hacı Mehmed Efendi, Şeyhin bu sözüne şaşırıp hayretler içerisinde kaldı. Çünkü hanımı son nefesini vermek üzere idi. Bundan sonrasını Hacı Mehmed şöyle anlattı:
“Vallahi, hayatın yavaş yavaş hanımıma yayıldığını gördük.
Şifâ bulup iyileşti ve şeyhin bu sözünden sonra tam otuz sene yaşadı.”