RAMAZAN AYVALLI
İslâmî İlimler Arasında Tasavvuf İlminin Yeri ve İnsanların Rehberlere Olan İhtiyâcı
RAMAZAN AYVALLI – MARMARA ÜNİVERSİTESİ İLAHİYAT FAKÜLTESİ ÖĞRETİM ÜYESİ
İslâmî İlimler Arasında Tasavvuf İlminin Yeri ve İnsanların Rehberlere Olan İhtiyâcı
Saygıdeğer Oturum Başkanı, Muhterem Büyüklerim, Kıymetli Kardeşlerim, Uzaktan ve yakından teşrîf eden değerli misâfirler.
Bir hadîs-i şerîfte “İnsanlara teşekkür etmeyen, Allah’a da şükretmiş olmaz” buyurulmuştur. Bugün, Fâtih Belediyesi’ne âit “Fâtih Kültür Merkezi”nde, Sevgili Peygamberimizin mübârek torunlarından, şerîflerden, kıymetli ilim ve gönül adamı, merhûm Seyyid Şeyh Muhammed Kâzım Efendi (rahimehullahü teâlâ) hakkında, böyle güzel bir paneli tertiplediklerinden dolayı, başta merhûmun kıymetli mahdûmları Seyyid Muînüddîn Efendi ve Seyyid Abdül-Muğîs Efendi olmak üzere, Siirt Vakfı Başkanı Zeki Akyüzlü beye, bizim de bu panelde yer almamızda gayreti olan kıymetli dostum Selâmî Erkoyuncu beye, ayrıca az veya çok emeği geçen herkese teşekkür ederek sözlerime başlamak istiyorum.
Bu vesîleyle, hepinize en kalbî muhabbet ve hürmetlerimi sunuyor, her birinize ayrı ayrı “Hoş Geldiniz” diyorum. “Ma’rifet iltifâta tâbidir, müşterîsiz metâ’ zâyi’dir” demişlerdir. İyi kimselerden ve iyiliklerden bahsetmeli ki, iyiler ve iyilikler çoğalsın.
Kıymetli ilim adamlarının, değerli panelistlerin, merhûm Şeyh Muhammed Kâzım Efendi’nin (rahmetullahi aleyh) hayâtının muhtelif yönlerini ele alacakları bu panelde, bendeniz de, “İslâmî İlimler Arasında Tasavvuf İlminin Yeri ve İnsanların Rehberlere Olan İhtiyâcı” başlıklı daha genel bir teblîğ sunarak, Muhammed Kâzım Efendi Hazretleri gibi zevâtın rehberliklerine, irşâdlarına insanların nasıl muhtaç olduklarından bahsetmek istiyorum. Tabîî ki, böyle bahr-ı ummân gibi bir konuyu, 20 dakikaya sığdırmak elbette ki mümkün değil, ama “zikr-i cüz’ irâde-i kül” kâidesine göre, inşâallah bir nebze de olsa temâs etmeye çalışacağız.
Bilindiği üzere, bütün İslâm Devletleri zamanında, tüm İslâm coğrafyasında İslâmî ilimler, ciddî bir şekilde tedrîs edilmiştir. Çünkü mukaddes dînimizin ilk emri “Oku” diye başlamaktadır. Osmânlı Devleti döneminde, medreselerde tahsîl olunan ilimler, genel olarak “aklî” ve “naklî” ilimler olmak üzere iki gruba ayrılmıştır. Osmânlı medreselerinde okunan ilimler ayrıca “ulûm-ı âliye veyâ ibtidâiyye” ve “ulûm-ı ‘âliye olarak da taksîm edilmiştir.
Târihçi İsmail Hakkı Uzunçarşılı, genel olarak medreselerde okunan ve okutulan kelâm, mantık, belâgat, lüğat, nahiv, hendese, hesap, hey’et, felsefe, târih ve coğrafya ile ilgili dersleri “ulûm-ı âliye (âlet ilimleri)”; aralarında Kur’ân, hadîs ve fıkıh konuları bulunan diğer dersleri de “ulûm-ı ‘âliye (yüksek ilimler)” olarak iki ana başlık altında değerlendirmektedir. [Uzunçarşılı, Osmânlı Devletinin İlmiye Teşkilâtı, Ankara 1988, s. 20]
Ma’lûm olduğu üzere, ondokuzuncu asra kadar Osmanlı medreselerinde, dîn derslerinin yanısıra fen dersleri de okutuluyordu. Buralarda aydın dîn ve fen adamları yetişiyordu. Bunlar bütün dünyâya önderlik ediyorlardı. Maalesef Tanzîmâtçıların fen derslerini medreselerden kaldırmalarıyla, bu sâhadaki çalışmalar tamâmen durdu ve Batı, Doğu’yu sür’atle geçti.
İmâm Suyûtî’nin, 14 ilimden bahsettiği “İtmâmü’d-dirâye li-kurrâi’n nükâye” adlı eserinde, öğrenilmesi farz-ı ayın olan 3 ilim arasında “Akâid”, “Fıkıh” ve “Tasavvuf ” ilimleri sayılmaktadır. Hattâ tasavvuftan bahsedilirken, “nasıl bedenin salâhı için tıp ilmi lâzımsa, rûhun salâhı için de tasavvuf ilmi lâzımdır” denilmektedir.
Burada şunu belirtelim ki, onbeş asırdır müslümânlara rehberlik etmiş, onlara doğruları öğretmiş, kendileri de eksiksiz İslâmî birer hayât yaşamış bulunan Ulemâ ve Evliyâ-yı kirâmın hâl tercümeleri ya’nî biyoğrafileri muhtelif kitaplarda genişçe anlatılmaktadır. Bu büyük âlim ve velîler, kendi asırlarında olduğu gibi, zamanlarından sonra da dâimâ sevilen ve sayılan, hayâtları örnek alınan kimseler olmuşlardır. Şüphesiz ki, iyi insanların hayâtları öğrenildikçe, iyilerin adedi artacaktır.
Mâzîlerini, büyüklerini tanıyamayan çocuklar, gençler ve yaşları ilerlemiş insanlar, büyüklüklere tâlip olamazlar. İnsanların çeşitli buhrânlara, bunalımlara, rûhî sıkıntılara marûz kaldıkları asrımızda, Şeyh Muhammed Kâzım Efendi Hazretleri gibi büyük insanların yaşayış tarzları, tavsiye ve nasîhatları, hâl ve hareketleri, kerâmetleri, hem zevk ve ibret almaya, hem de intibâha, uyanmaya sebeb olacaktır.
Teblîğimizin başlığında bulunan, “İnsanların Rehberlere Olan İhtiyâcı” kısmından dolayı, şimdi bir nebze, çok kısa da olsa, “Velî-Evliyâ” [Rehber-Rehberlik, Mürşid-İrşâd] terimlerinden bahsedelim:
Bir terim olarak “Velî”; “Sevdiğini Allah için seven ve her işini O’nun rızâsı için yapan, her ân Allahü teâlâ ile bulunan, gafletten uzak ve Cenâb-ı Hakk’ın rızâsını kazanmış kimse” demektir. “Evliyâ” ta’bîri ise, bu kelimenin çokluk şeklidir; ya’nî “Evliyâ”: “Velîler” demektir.
Başka bir ta’rîfle; bütün sözleri, işleri ve ahlâkı, İslâm dîninin bildirdiği gibi olan, Allahü teâlânın ve Resûlünün çok sevdiği kimselere “Velî” ve bunun çoğulu olarak “Evliyâ” denir.
14 asır boyunca, Allahü teâlânın sevgisi ile dolu, Peygamber Efendimize tâm tâbi olan, ma’nevî sırlar sâhibi “Âlim” ve “Velî” zâtlar dâimâ bulunmuş ve bunlar, insanların dîn ve dünyâ saâdetine ulaşmaları için ellerinden gelen gayreti göstermişlerdir.
Asr-ı Saâdetten günümüze kadar, İslâm coğrafyasının her tarafında, Fâs’tan Hindistân’a; Macaristân ve Balkanlar’dan Orta Asyâ ve Çin’e; Kırım ve Kazân’dan Afrikâ’ya ve Yemen’e kadar “Evliyâ” grubuna giren pek çok İslâm büyüğü gelip geçmiştir.
Anadolu’da da bunlardan bol miktarda yaşayanlar olmuştur. Tabîî ki burada, bütün vilâyetlerimizde meşhûr olan ulemâ ve evliyâyı tek tek sayamayız. Bir kısım şehirler vardır ki onlar anıldıkları zaman, hemen oralarda yaşıyan bazı büyük âlim ve velîler hâtıra gelir; bu şehirler âdetâ onlarla özdeşleşmişlerdir. Güzel ülkemizde bu böyle olduğu gibi, İslâm âleminin diğer ülkelerinde de durum böyledir:
Meselâ Konya denilince, hemen Hazret-i Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, hocaları Şems-i Tebrîzî ve Sadreddîn-i Konevî; Kastamonu denilince Şeyh Şa’bân-ı Velî hâtırlanmaktadır. Kırşehir anıldığında Ahî Evrân, Nevşehir anıldığı zaman Hünkâr Hâcı Bektâş-ı Velî, Ankara anıldığı zaman ise Hâcı Bayrâm-ı Velî ve Seyyid Abdülhakîm Arvâsî hâtırlandığı gibi.
Buhârâ (Özbekistân’da) denilince İmâm Buhârî ve Şâh-ı Nakşibend; Bağdâd (Irâk’ta) denilince İmâm-ı A’zam ve Abdülkâdir-i Geylânî; Serhend (Hindistân’da) denilince de İmâm-ı Rabbânî Müceddid-i Elf-i Sânî Ahmed Fârûkî Serhendî, oğlu Muhammed Ma’sûm Fârûkî ve onun da oğlu (ya’nî İmâm-ı Rabbânî’nin torunu) Seyfeddîn-i Fârûkî hâtırlanmaktadır. Türkiye’de ve yurt dışında buna benzer misâlleri çoğaltmak mümkündür.
Elazığ zikredildiğinde, Seyyid Ali Septî, Seyyid Mahmûd-i Sâminî, Seyyid Osmân Bedreddin-i Erzurumî ve Erzincân denilince de, hemen hâtıra Terzi Baba Hazretleri gelmektedir. İlim-irfân yatağı, bereketli bir şehir olan Siirt’ten bahsedilince, İsmâîl Fakîrullah, İbrahîm Hakkî Erzurumî, Şeyh Memdûh, merhûm Şeyh Muhammed Kâzım Efendi, merhûm Şeyh Müşerref Efendi, merhûm Şeyh Münevver Efendi, Molla Muhammed Emîn Efendi, Molla Bedreddîn Efendi ve Molla Burhân Efendi gibi zevât hâtırlanmaktadır.
İnsanlara doğru yolu göstermeleri, hâl ve hareketleri ile örnek olmaları, evliyânın belli başlı vasıflarındandır. Ayrıca, Allahü teâlânın rızâsı için insanların dertleri ile dertlenmeleri ve fedâkârlıkları onların şânındandır. Onlar, Peygamberlerden sonra seçilenler sınıfındandırlar. Bütün bu “Allah Dostları”, aynı kaynaktan fışkıran nûrları, olduğu gibi österen aynalardır. Hangisine baksak hepsinde aynı nûru görürüz.
Tabîî ki bu büyükler, bizler için çok büyük zenginliklerdir. İslâm dünyâsında eskiden beri, başta Sevgili Peygamberimiz ve Eshâb-ı Kirâmı olmak üzere bütün âlim ve velîlerin kabirleri ziyâret edilmiş, rûhâniyetlerinden istifâde edilmiş, herkes onları vesîle ederek, Allahü teâlâya yalvarmış, onların hâtırları için duâlarının kabûlü için niyâzda bulunmuşlardır.
Bildiğiniz üzere, Kur’ân-ı Kerîm’de meâlen: “Biliniz ki, Allahü teâlâ’nın evliyâsı için azâb korkusu yoktur. Ni’metlere kavuşmamak üzüntüsü de yoktur” (Yûnus sûresi, 62) buyurulmuştur. “Sahîh-i Buhârî’”de geçen bir “hadîs-i kudsî”de; “Evliyâmdan birine düşmânlık eden, benimle harb etmiş olur…” buyurulmaktadır.
Büyük muhaddis Ebû Nuaym el-İsfehânî’nin “Hilyetü’l-Evliyâ” isimli kitâbında zikrettiği bir hadîs-i şerîfte ise: “Evliyâ görülünce, Allahü teâlâ hâtırlanır” buyurulmuştur. Yahyâ bin Muâz (rahmetullahi aleyh), “Evliyânın sohbetine kavuşan, şeytânın elinden kurtulur, her ân Allahü teâlâ ile berâber olur” demiş; İmâm-ı Gazâlî de (rahimehüllah), mahşerde, önce Peygamberlerin (aleyhimüsselâm), sonra evliyâ-yı kirâmın, Allahü teâlânın izni ile, günâhı çok olan mü’minlere şefâat edeceklerini bildirmiştir. İmâm-ı Kuşeyrî (rahmetullahi aleyh) ise, Allahü teâlâ’nın evliyâsının, büyük günâh işlemekten mahfûz (korunmuş) olduklarını da belirtmiştir.
“Kişi sevdiğiyle beraber olacaktır” hadîs-i şerîfi mûcibince, inşâallah, sizler ve bizler, Sevgili Peygamberimizin huzûr-ı âlîlerinde Şeyh Muhammed Kâzım Efendi Hazretleri ve diğer sevdiklerimizle beraber oluruz.

İslâm ve Türk târihi boyunca dünyâya hükmeden sultânlar, pâdişâhlar Evliyâ-yı kirâmın “ma’nevî sultânlar” olduklarını görmüşler, doğruyu onların vâsıtasıyla bulmaya çalışmışlar, onların irşâd ve nasîhatleriyle devlete, millete ve bütün insânlığa çok faydalı hizmetler yapmışlardır.
Sevgili Peygamberimiz ve Hulefâ-i Râşidîn hazerâtının asrı olan “Asr-ı Saâdet” ten sonra, târih boyunca insanlığa huzûrlu devirler yaşatmış olan Emevîler, Abbâsîler, Karahânlılar, Gazneliler, Tîmûroğulları, Bâbürlüler, Selçûklular, Osmânlılar ve daha birçok İslâm devletinin sultânları, hep bu büyüklerin rehberliğinde insânlık âlemine hizmete devâm etmişler, yeri gelince atlarının arkalarından gitmişler, bâzan onlarla berâber savaşlara katılmışlardır.
Onlar, duâ ordularının kumandânları ve dertlerin ma’nevî tabîbleridirler. Onların hayâtları, sözleri ve nasîhatları okunur ve onlarla amel edilirse, bu binlerce velînin ma’nevî sohbetine kavuşulmuş olur. Onların güzel ahlâkları, söz ve menkıbeleri ile huzûr bulunur.
Bir rehber elinde yetişerek, silsile yoluyla Peygamber Efendimize kadar gitmeleri, onların ortak yanıdır; bu durum, bunlar nerede ve hangi memlekette yetişirlerse yetişsinler, onları tek bir kaynağa bağlamıştır.

Bu velîler, Allah dostları, zamanla çeşitli kollara ayrılmışlar; [alfabetik olarak zikredecek olursak] Bayrâmî, Bedevî, Celvetî, Cerrâhî, Çeştî, Gülşenî, Halvetî, Kâdirî, Kübrevî, Mevlevî, Nakşî, Rifâî, Sühreverdî, Şa’bânî, Şâzelî, Tîcânî, Uşşâkî, Yesevî tarîkati vb. gibi isimlerle anılmış veya bu yollardan birinde akıp gelmişlerdir.
“Tarîkat” hakkında bir zamanlar ileri-geri sözler yazılmıştır ve insanları ürkütmüşlerdir, soğutmuşlardır. Hâlbuki bu konuda çok kısa bir bilgi takdîm edecek olursak:
“Tarîkat”: “Tasavvuf yolu; insanları ma’nen olgunlaştırmak, terbiye etmek, yetiştirmek için, tasavvuf büyüklerinin ta’kîb ettikleri yol” demektir.
Hicrî beşinci asırdan îtibâren sistemleşmeye başlayan tarîkatların fert ve cemiyet hayâtında büyük te’sirleri olmuştur. İnsanlara; her şeyin Allah rızâsı için yapılması gerektiğini anlatmışlardır. Riyâ ve gösterişten uzak, yüksek karakterli insanlar olmalarına yardımcı olmuşlardır.
İnsanları, benlik da’vâsından ve kendini beğenmişlikten kurtarmışlardır. Birlik ve berâberliğe kavuşmuş cemiyetler meydana getirmişlerdir. İslâmiyet’in yayılmasında bilfiil hizmet gören tarîkat mensûbu zâtlar, dünyânın birçok yerlerine dağılıp, insanların İslâmiyet’le tanışmalarına sebeb olmuşlardır. [İslâm Târihi Ansiklopedisi]
Seyyid Abdullah-ı Dehlevî’nin (kuddise sirruh) buyurduğuna göre, tarîkatların çeşitli isimler alması, başka başka olmalarından değildir. Aynı mürşidin (yol gösteren, rehberlik eden âlimin) talebeleri, birbirlerini tanımak ve mürşidleriyle tanınmak için bulundukları yola mürşidlerinin (hocalarının) ismini vermişlerdir.
Seyyid Abdülhakîm Arvâsî’nin (kuddise sirruh) buyurduğu gibi, son zamanlarda tarîkat diyerek birçok şeyler uyduruldu. Hakîkî İslâm âlimlerinin ve Peygamber Efendimizi görüp O’nun sohbetinde yetişen Eshâb-ı kirâmın bildirdikleri doğru yol unutuldu. Dinde câhil olanlar, hattâ İslâmiyet’in emirlerine açıkça uymayanlar, şeyh ve tarîkatçı ünvânı alarak, zikir ve ibâdet adı altında, dînimizin yasak ettiği birçok günâhları işlediler.
İslâmiyetin başlangıcından zamânımıza gelinceye kadar, 14-15 asırdır, çeşitli asırlarda ve değişik coğrafî bölgelerde, bilhassa bugünkü Anadolu topraklarında yaşayan ilim, irfân, ahlâk ve fazîlet sâhibi âlim ve velîler, bu meyânda Şeyh Muhammed Kâzım Efendi [rahmetullahi aleyh], müslümânlara rehberlik etmiş, onlara doğruları öğretmeye çalışmış, kendileri de (alâ kaderi’l-imkân / mehmâ emken) eksiksiz İslâmî birer hayât yaşamışlardır.
Burada netîceten söyliyecek olursak: Evliyâ-yı kirâm hep, Allahü teâlâ’nın ve Peygamberi’nin (aleyhisselâm) emir ve yasaklarını öğreterek, insanların dünyâ ve âhiret saâdetine kavuşmaları için uğraşmışlardır.
Şimdi de bir nebze, “Tasavvuf ”tan bahsedelim: “Tasavvuf ”: Ahlâk ve kalb ilmidir. Kalbi kötü huylardan temizleyip, iyi huylarla doldurmaktır. Kalbde îmânın vicdânileşmesi, yâni Ehl-i Sünnet i’tikâdının kalbde sağlamlaşması ve şüphe getirici te’sirlerle sarsılmaması, nefs-i emmâreden doğan tenbelliklerin ve sıkıntıların giderilip ibâdetlerde kolaylık ve lezzet hâsıl olması demektir. Yine tasavvuf, Allahü teâlâ ile olmak, iyi ahlâk edinmek ve dînin emirlerine uymak demektir.
Tasavvuf hâldir, söz değildir, söz ile ele geçmez. (Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî) Tasavvuf, insanı Allahü teâlâdan uzaklaştıran şeylerin hepsini terketmektir. (Ali bin Sehl)

Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî Hazretlerinin hocası Seyyid Abdullah-ı Dehlevî buyurmuştur ki: “Tasavvuf büyüklerinin hepsi, Ehl-i sünnet i’tikâdında idi. Bid’at sâhiplerinin hiçbiri, Allahü teâlânın ma’rifetine yaklaşamamıştır. Evliyâlık nûrları bunların kalblerine girmemiştir.”
İmâm-ı Rabbânî Hazretlerinin hocası Muhammed Bâkî-billah da, “İnsana en önce lâzım olan Ehl-i sünnete uygun inanmak, sonra Şerîate/İslâmiyete (dînin emir ve yasaklarına) uymak, daha sonra tasavvuf yolunda yükselmektir” buyurmuştur.
Tasavvuf, Resûlullah Efendimizin sünnet-i seniyyesine uymak, fazla konuşmayı, fazla yemeği ve fazla uykuyu terk etmektir. (Alâüddevle Semnânî)
Tasavvuf ehlinin üç vasfı vardır: Toprak gibidir, iyiye de, kötü kimseye de verir. Bulut gibidir, her şeyi gölgeler. Yağmur gibidir, sevilen kimseyi de, sevilmeyen kimseyi de sular. (Harkûşî Abdülmelik bin Muhammed)
Şimdiye kadar yedi yüz velî, tasavvufun târifinde türlü sözler söylemişlerdir. Bu sözlerin özü, şu noktada toplanabilir: Tasavvuf, vakti, en değerli olan şeye harcamaktır. (Ebû Saîd Ebü’l-Hayr)
Tasavvuf bilgilerini elde etme, öğrenme işine, “Tahsîl-i İrfan” denilmektedir. Muallim Receb Efendi, “Edeler dâimâ tahsîl-i irfân; Olalar her biri, bir kâmil insan” demiştir.
Bilindiği üzere, tasavvuf şu iki gâyeyi gerçekleştirmeye çalışır:
Birincisi; Ehl-i sünnet i’tikâdının yakînî ve vicdânî olmasını, yâni sağlamlaşmasını, kalbe yerleşip sinmesini, şüphe getiren tesirlerle sarsılmamasını temin içindir. Akıl ve delille kuvvetlendirilen îmân böyle sağlam olmaz. Îmânın yakînî ve vicdânî olması da Allahü teâlâyı anıp, hatırlamak şeklinde zikir ile olur. Ra’d sûresi otuzuncu âyet-i kerîmesinde meâlen; “Kalplere îmânın sinmesi, yerleşmesi ancak ve yalnız zikirle olur” buyrulmuştur. Zikir, kendini gafletten kurtarmak demektir. Gaflet, Allahü teâlâyı unutmaktır. Zikir, sâdece, kelime-i tevhîdi söylemek ve tekrar tekrar “Allah” demek değildir. Her ne şekilde olursa olsun, kendini gafletten kurtarmak zikir olur. Buna göre, dînin emirlerini yapmak, yasaklarından sakınmak hep zikirdir. Dînin emrettiği şekilde alış-veriş yapmak zikirdir. Dîne uygun olarak yapılan her iş zikirdir. Çünkü bunları yaparken bu emir ve yasakların sâhibi, yâni Allahü teâlâ hep hatırlanmakta ve gaflete yer verilmemektedir. Ancak Allahü teâlânın ism-i şerîfleri ve sıfatlarıyla yapılan zikir çabuk tesirini gösterir ve O’nun sevgisini hâsıl eder. Bu sebeple tasavvuf büyükleri, Kelime-i tevhîdle zikrin pek kıymetli olduğunu bildirmişlerdir. Hadîs-i şerîfte; “Bir şeyi çok seven, onu çok anar” buyuruldu.
Dolayısıyla seven sevdiğini çok anar. Allahü teâlâyı çok anan, O’nu sever, Allahü teâlâyı sevince kalbe îmân yerleşip siner, böylece emir ve yasaklara uymak kolaylaşır. Allahü teâlâyı ve Resûlünü tam sevmedikçe, emirlerine uymak çok güç olur.
Tasavvufun ikinci gâyesi de; emir ve yasakları yerine getirip ibâdetleri yapmakta kolaylık, lezzet almanın, işleri sırf Allah için yapmanın, ihlâsın, Allahü teâlâyı görür gibi ibâdet etmenin hâsıl olması, nefs-i emmâreden (kötülükleri emreden nefisten) doğan tembelliklerin, sıkıntıların giderilmesidir. Yâni İslâmiyetin emirlerinin zor ve ağır gelmeden yapılmasına yardımcı olmasıdır. Yoksa tasavvuf herkesin görmediğini görmek, bilmediğini bilmek, gâipten haber vermek, nûrları, rûhları ve kıymetli rüyâları görmek, havada uçmak, su üzerinde yürümek, herkesin yapamadığını yapmak için değildir. Çünkü bu hâller, günâhkâr veya Müslümân olmayanlarda da görülebilir. Bunlara istidrâc denir. Bu hâller onların derece derece azâba ve helâkine sebep olur. Bunlar sâlih Müslümândan görülürse kerâmet olur. Velî olmak için kerâmet sâhibi olmak şart değildir. En büyük kerâmetse, Allahü teâlânın emirlerini yapıp, yasaklarından sakınmaktır.
Eshâb-ı kirâmın hepsi Resûlullah’tan (sallallahü aleyhi ve sellem) kavuştukları feyz ve ma’rifetleri kendilerinden sonrakilere, Tâbiînin büyüklerine ulaştırıp, onların kalplerini temizlediler. Hazret-i Ebû Bekr ile Hazret-i Ali müstesnâ, diğer sahâbîlerden gelen feyz ve ma’rifetler, birkaç asırdan sonraya ulaşmadı. Bin dört yüz seneden beri Hazret-i Ebû Bekr ve Hazret-i Ali’den alınan feyzler ve ma’rifetler, iki silsile hâlinde geldi.
Sevr Mağarasında, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)den gizli zikri öğrenen Hazret-i Ebû Bekr vâsıtasıyla gelen feyz ve ma’rifetlere kavuşturan yola, “Nübüvvet yolu” denildi.
Selmân-ı Fârisî (radıyallahü anh), Resûlullah’tan sonra Hazret-i Ebû Bekr’in sohbetinde ve hizmetinde bulunarak, onun, Peygamber Efendimizden almış olduğu kemâlâttan bâzılarına kavuştu. Resûlullah’a kendi kalbiyle bağlanmış olduğu gibi, Hazret-i Ebû Bekr ile de bağlanarak, daha çok feyzlere ve ma’rifetlere kavuştu.
Hazret-i Ebû Bekr vâsıtasiyle gelen feyz ve ma’rifetler, torunu ve Tâbiînin büyüklerinden olan Kâsım bin Muhammed’e; Selmân-ı Fârisî vâsıtasıyla ulaştı. Kâsım bin Muhammed, Medîne-i münevverenin yedi büyük fıkıh âliminden biriydi. Selmân-ı Fârisî’nin sohbetlerinde kemâle geldi. Verâ ve takvâda eşsizdi.
İmâm-ı Câfer-i Sâdık on iki imâmdan olan babası Muhammed Bâkır’dan, Hazret-i Ali yoluyla gelen feyzi aldığı gibi Kâsım bin Muhammed’den de feyz aldı. Resûlullah’tan sesli zikri öğrenen Hazret-i Ali vâsıtasiyle gelen feyz ve ma’rifetlere kavuşturan diğer yola, “Vilâyet yolu” denildi. Bütün evliyâ bu yoldan kemâle gelmiştir. Vilâyet yolu Hazret-i Ali’den iki şekilde geldi. Birisi, Hazret-i Ali’nin sohbetinde bulunan Tâbiîn’den Hasan-ı Basrî vâsıtasiyle geldi.
Müslümânlar asırlarca hakîkî tasavvuf büyüklerinin sohbetlerindeki ve meclislerindeki mânevî havayı teneffüs edegelmişlerdir. Fakat zamanla böyle büyüklerin azalıp ehliyetsiz kimselerin ortaya çıktığı, uygun olmayan tavır ve hareketlerinin tasavvuf sanıldığı, bu sebeple tasavvufun yanlış anlaşıldığı da olmuştur. Böyle kimselerin uygunsuz hareketlerini hakîkî tasavvuf ehli de tasvip etmemiş ve insanları onlardan sakındırmışlardır.
Görülüyor ki, tasavvuf, Resûlullah’ın (sallallahü aleyhi ve sellem) izinde yürümektir. Yâni, her işte ve sözde Peygamber efendimize uymaktır. Bu sebeple tasavvufta sünnet-i seniyyeye uymayan yollar mûteber değildir.
Tasavvuf büyükleri, tasavvufun maksatlarını ve mes’elelerinin çoğunu sohbetlerinde îzâh etmekle berâber, imkân dâhilinde pekçok eser de yazmışlardır. Tasavvuf büyükleri, bu kitaplarında Peygamber Efendimizden gelen ince bilgileri ve ma’rifetleri insanlara anlayabilecekleri ifâdelerle anlatmışlardır.
Şunu ifâde edelim ki, bütün kâinâtı, canlı-cansız her varlığı, en mükemmel bir nizâm ve intizâm üzere yaratan ve onları her ân varlıkta durduran Allahü teâlâ, yarattığı şu mükemmel âlemle, kendi varlığını belli ettiği gibi, kullarına çok merhamet ve şefkat ettiği, acıdığı için, var olduğunu ayrıca “Peygamber”leri vâsıtasıyla da bildirmiştir.
“İlk Peygamber” Âdem aleyhisselâmdan başlayarak, “son Peygamber” olan Sevgili Peygamberimize gelinceye kadar her asırda, dünyânın her tarafındaki insanlar arasından en iyi, en üstün olarak seçtiği bir zâta (bir Peygambere), bir “melek”le [“Cebrâîl” aleyhisselâm’la] haber göndererek, kendi varlığını, isimlerini ve sıfatlarını bildirmiştir.
Yüce Allah, insanlara muhtâc oldukları her türlü ni’meti de lutfetmiştir. Bu ni’metler sayılamıyacak kadar çoktur. Bu konuda 2 âyet-i kerîme vardır: “O size istediğiniz her şeyden verdi. Allah’ın ni’met [ler]ini sayacak olsanız sayamazsınız. Doğrusu insan çok zâlim, çok nankördür!” [İbrâhîm, 34]
“Hâlbuki Allah’ın ni’met[ler]ini teker teker saymaya kalkışsanız, onları sayamazsınız. Muhakkak ki Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir.” [Nahil, 18]
Bu ni’metlerin en büyüğü, Peygamberler ve kitaplar göndererek, onların arkalarından da birçok âlim ve velîyi halkederek, sırât-ı müstekîmi, doğru yolu, Cennet’e götüren yolu, rızây-ı İlâhî’sine götüren yolu göstermesidir.
İNSANLARA HİZMET ETMENİN EHEMMİYETİ
Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı kerîminde buyuruyor ki: “Siz, insanlar için, [ya’nî insanların iyiliği için] ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; [ya’nî ümmetlerin en hayırlısı olmak üzere yaratıldınız.] Ma’rûfu [iyiliği, doğruluğu] emreder; münkerden [kötülükten, fenâlıktan] men’eder ve Allah’a inanırsınız…” (Âl-i İmrân, 110 )
Kâinâtın Efendisi Sevgili Peygamberimiz de hadîs-i şerîflerinde buyurmuşlardır ki:
“İnsanların hayırlısı [en iyisi], insanlara faydalı olandır.”
“Kavmin efendisi, onlara hizmet edendir.”
“İnsanların arasına karışan, onların ezâ ve cefâsına katlanan mü’min, insanların arasına girmeyen ve onların baskılarına katlanmayan mü’minden daha fazîletlidir.” (Suyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, II, 282)
İşte bu âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîfler muvâcehesinde, Şeyh Muhammed Kâzım Efendi Hazretleri gibi zâtlar, emr-i ma’rûf ve nehy-i münker yaparak İslâmiyete, müslümânlara ve bütün insanlara hizmeti şiâr edinmiş kimselerdir.
PEYGAMBERLER VÂSITASIYLA, İNSANLARA SAÂDET YOLLARI GÖSTERİLMİŞTİR
Hepimiz biliyoruz ki, Peygamberler, Yüce Allah tarafından seçilip beşeriyete gönderilmiş çok kıymetli insanlardır. Ümmetlerini, Cenâb-ı Hakk’a çağırmak, sapık, yanlış yoldan, doğru yola, saâdet yoluna çekmek için gönderilmişlerdir.
Cenâb-ı Hak, bütün Peygamberleri vâsıtasıyla, onlara saâdet yollarını göstermiş, iyi ve güzel, kötü ve çirkin her şeyi öğretmiştir. Bu “Peygamber”leriyle, insanların dünyâda ve âhirette râhat etmeleri, huzûr içerisinde, iyi bir şekilde yaşamaları için, emirlerini ve yasaklarını, ya’nî ne yapmaları ve nelerden sakınmaları lâzım olduğunu açıklamıştır.
Gelmiş-geçmiş bulunan bütün Peygamberlerin getirdikleri ahkâm-ı dîniyyede dînin, aklın, neslin (ırzın, nâmûsun), nefsin (cânın), mâlın ve benzeri değerlerin korunması öngörülmüştür. Allahü teâlâ ve Peygamberleri, emir ve yasaklarında, bunları koruma altına almışlardır. Hâlbuki bugün bütün dünyâda, bu sayılanlar da dâhil olmak üzere, bütün insan hakları ciddî bir şekilde ihlâl edilmektedir.
Mukaddes dînimizde adam öldürmek, yaralamak, malını almak, çalmak şöyle dursun, kalp kırmak bile büyük günâhlardandır.
Burada netîce olarak şunu ifâde edelim ki: Allahü teâlâ, insanların îmân etmelerini, kardeşçe yaşamalarını, sevişmelerini, birbirlerine yardımcı olmalarını istemiş ve bunları emretmiştir. İnanan insanların da kardeş olduklarını i’lân etmiştir.
Peygamberlerin hepsinin hedefi, “insân-ı kâmil” ya’nî “iyi ferd”, “iyi âile”, “iyi cemiyet” ya’nî güzel ahlâklı insanlar meydâna getirmek olmuştur.

İster “Ülü’l-azim” Peygamberlerden, ister “Resûl”lerden ve isterse “Nebî”lerden olsun, bütün Peygamberlerin eğitimdeki hedefleri aynıdır. Bu Peygamberlerden bazılarına gönderilen 104 kitaptaki hedef de, altını çizerek ifâde edelim ki, insanların dünyâda huzûr ve sükûn içerisinde yaşamaları, âhirette de ebedî saâdete kavuşmalarıdır.
Peygamberlerin vârisleri olan İslâm âlimleri ve Evliyâ-yı kirâm da, hep gıdâ gibi, bütün insanlara lâzım olan iyi fertler, âileler ve cemiyetler teşkîl etmek için uğraşmışlardır. İşte bugün, kendilerinden bahsetmekte olduğumuz merhûm ve mağfûr Şeyh Muhammed Kâzım Efendi de, bütün ömrünü, bu gâye için, bu uğurda harcamıştır.
Bugün, hem nesep i’tibâriyle Sevgili Peygamberimizin ahfâdından, Hazret-i Hasan Efendimizin mübârek torunlarından, şerîflerden, hem de “Âlimler, Peygamberlerin vârisleridirler” ve “Peygamberler ne bir dînâr, ne bir dirhem mîrâs bırakmışlardır. Onlar ancak ilmi mîrâs bırakmışlardır. İlmi alan mîrâs-ı Peygamberî’den büyük bir pay almış olur” hadîs-i şerîflerine muhâtap olan Şeyh Muhammed Kâzım Efendi’yi [kuddise sirruh] bir “Panel” çerçevesinde anmaya ve anlamaya çalışıyoruz.

Burada, bir ön bilgi olarak şunu da belirtelim ki, ilme kıymet vermek; medenî yaşamak için bir mecbûriyettir. İnsan, ömür sürdüğü müddetçe, dünyâda ihtiyaçlarını temîn etmek, tehlikelerden korunmak, râhat ve huzûr içinde yaşayabilmek, ma’nen ve mâddeten yükselebilmek için her şeyden önce bilmek, tanımak ve anlamak zorunda olduğunu hissetmiştir. Çünkü insan, bilmediğinin yalnız câhili değil, aynı zamanda esîri, âcizi ve düşmânıdır.
“İlim” nedir? İlmin mâhiyeti nedir? İlmin kaynağı nedir? İlimden maksad nedir? gibi bir nev’i ilmin kritiğine yönelmiş suâller ve cevâpları, ilk çağlardan beri tartışma konusu olagelmiştir. Bugün de, Batı dünyasında, bu tartışmalar hâlen devâm etmektedir.
İlim, insanın sonradan elde ettiği bir sıfatıdır. Bu bilgiyi, ya kendi tecrübesiyle veya güvenilir bir kaynaktan öğrenmekle elde etmektedir.
Bilim, genel olarak dünyâyı ve dünyâ üzerinde yaşayan insanları ve onların etkinlikleri sonucu ortaya koydukları değerleri inceler. Bu bakımdan bilimler çeşitli kısımlara ayrılır. Osmânlı’da klasik dönemde bilim, “Naklî” ve “Aklî” diye iki kısımda düşünülmüştür. Naklî bilimlere, “İslâmî İlimler” de denir. Dolayısıyla İslâm dîni ile ilgili bütün çalışmalar bu kategoriye yerleştirilmiştir.
Aklî bilimler ise, insanın aklıyla, araştırarak, deneyerek, gözleyerek ulaşılan bilgilerdir. Medreselerde, her iki dalda da sistematik ve yoğun öğretim ve eğitim yapılmıştır.
Bilindiği gibi aklın, düşünmeksizin elde ettiği bilgilere “Bedîhî İlim” denilmektedir. Hesâba, tecrübeye (deneye) dayanan bilgilere ise “İstidlâlî İlim” denir; meselâ fen bilgileri böyledir. Duygu organlarıyla elde edilen bilgilere de “Zarûrî İlim” denmektedir ki; görmek, işitmek, tatmak, dokunmak ve duymakla elde edilen bilgiler böyledir.
Kökü Arapça olan “İlim”, “Ma’rifet” ve “Şuûr” kelimelerinin ma’nâ bakımından birbirine yakınlıkları vardır. İlim bilmek; ma’rifet tanımak, şuûr ise idrâk etmek, akılla kavramak demektir. Bu kelimelerden türeyen “âlim, ârif ve şâir” kelimelerinde de bu ma’nâlar mevcûttur. “Ulemâ”, âlim kelimesinin çoğulu olup, âlimler (bilenler) demektir.
“İlim” kesbîdir, yâni sebeplere yapışılarak, çalışılarak sonradan elde edilir. “Ma’rifet” ise, keşif ve ilhâm ile hâsıl olur. Ma’rifet, kalbe doğan bir nûrdur, çalışmadan ele geçen ilâhî ihsânlar, lutuflardır. Bunlara “vehbî ilimler” veya “meârif-i ilâhiyye, meârif-i ledünniyye ve hakâyık-ı Rabbâniyye” de denir.
İlim; hocadan, üstâddan, rehberden ya’nî bir bilenden öğrenilir. İlâhî ma’rifetler, ya’nî Allahü teâlâyı tanımaya yarayan bilgiler, keşif ve ilhâm ile hâsıl olur. Bunlara, kâmil ve mükemmil (ya’nî kendisi yetişmiş ve başkalarını da yetiştirebilen) bir rehberin yetiştirmesiyle kavuşulabilir.
Dînde ibâdetler, diğer işlerle ilgili bilgiler ve fen bilgileri âlimden (hocadan) öğrenmekle elde edilir. Tasavvuf bilgileri ise, keşif ve ilhâm ile hâsıl olan ma’rifetlerdir.
ÖLDÜKTEN SONRA İYİLİKLE ANILMAK İÇİN YAPILACAK İŞLER
İlk insan ve ilk Peygamber Hazret-i Âdem ile eşi Hazret-i Havvâ, yeryüzünde bulunan ve “İlâhî vahiy” ile terbiye edilmiş olan ilk âiledir. İnsan nesli (soyu) onlardan çoğalmıştır. Yüce kitâbımız Kur’ân-ı kerîmde bildirildiği gibi, bu âile, bir erkek ile bir kadından ibârettir.
Bugün yeryüzünde rastladığımız farklı renklere, kültürlere, milletlere ve gruplara rağmen, insanlar temelde bir tek âilenin çocuklarıdırlar. İlmin kesin olarak ortaya koyduğu husûs, farklı ırklara, renklere, kan gruplarına ve iskelet yapılarına rağmen, bütün insanların bir ana babadan çoğaldıklarıdır.
Nitekim Cenâb-ı Hak, “Hucurât sûresi”nin onüçüncü âyet-i kerîmesinde mealen: “Ey insanlar! Biz sizleri, bir erkek ile bir kadından yarattık. Birbirinizle tanışmanız için milletlere ve kabîlelere ayırdık…” buyurmuştur.
İnsanın öldükten sonra iyilikle anılması için; câmi-mescid, mektep medrese, hastahâne, aşhâne, çeşme, yol, köprü gibi topluma faydalı bir eser veya faydalı bir ilim [faydalı bir kitap yazma, yetişmiş talebe bırakma gibi] yahut hayırlı evlât bırakması gerekir. (Bu konuda bir hadîs-i şerîf de vardır.) Her şey bitip unutulduğu hâlde, bunlar unutulmaz ve ölen insanın hayırlı işinin devâmını temîn eder.
Burada netîce olarak ifâde edelim ki, âile, ne kadar sağlam olursa, toplum o derece güçlü temeller üzerine kurulmuş olur. Şu bir gerçektir ki, bir milleti yıkmak isteyen iç ve dış düşmanlar da, ilk tahrîbâtlarına âileden başlamaktadırlar.
Gerek erkek, gerek kadın, ahlâkî değerlere ne kadar sâhip çıkarlarsa, âile müessesesine ne kadar önem verirlerse ve bunu yaşatmaya çalışırlarsa, fuhuştan, zinâdan, bütün gayr-i meşrû ilişkilerden ne kadar uzak dururlarsa, o kadar sağlam bir âile yapısı kurulur ve cemiyet de o derece sağlam olur. Tabîî ki millet de son derece sağlam olur; bu milletin teşkîl ettiği devlet de o derece uzun ömürlü olur. İslâmiyet, ilme, ahlâka ve âileye en büyük kıymeti verip, câhilliği ve ahlâksızlığı reddeder.
Bilindiği üzere, ilk emri, “Oku” diye başlayan İslâm dîninde ilme büyük ehemmiyet verilmiştir. İlim mevzûunda, ilmin temîn edeceği yüksek dereceler husûsunda, Kur’ân-ı kerîmde müteaddid âyet-i celîleler ve Peygamber Efendimizin birçok hadîs-i şerîfleri vardır. Bunlardan birkaçını zikretmeden evvel belirtelim ki:
Peygamber Efendimiz, 40 yaşında iken, Peygamberliği henüz kendisine bildirilmeden önce, Mekke-i Mükerreme’de Nûr dağındaki Hırâ Mağarası’nda tefekkür ve ibâdetle meşgûl olurken, Cebrâil (aleyhisselâm), Ramazân ayının 17. gecesi gelip, ilk İlâhî emri getirmişti. Bilindiği gibi, bu gelen ilk vahiy, “Alak Sûresi”nin ilk beş âyet-i kerîmesi idi. Meâl-i âlîsi şöyledir:
“(Ey Habibim Muhammed!) Yaratıcı Rabbinin (Allahü teâlânın) adı ile oku. O, insanı alaktan (yani pıhtılaşmış kandan) yarattı. Oku, senin Rabbin, en büyük kerem sâhibidir. O, kalemle (yazı yazmayı) öğretendir. İnsana bilmediğini O öğretti (ya’ni öğretir).”
Cihânı aydınlatan İslâm güneşi böyle doğmuş, Kur’ân-ı kerîm, takrîben 23 senede indirilmiş, Peygamber Efendimizin teblîği ve İslâma da’veti, 13 senesi Mekke-i Mükerreme’de, 10 senesi de Medîne-i Münevvere’de olmak üzere 23 sene sürmüştür.
Bilindiği üzere İslâm dîni, Allahü teâlânın, Cebrâîl ismindeki melek vasıtası ile Sevgili Peygamberi Muhammed aleyhisselâma gönderdiği, insanların, dünyâda ve âhirette râhat ve mes’ûd olmalarını sağlıyan usûl ve kâidelerdir.
Başta Dârul-fünûn müderrislerinden Seyyid Abdülhakîm Efendi ve diğer İslâm âlimlerinin buyurdukları gibi, bütün üstünlükler, faydalı şeyler, İslâmiyetin içindedir. Eski dînlerin görünür-görünmez bütün iyilikleri İslâmiyette toplanmıştır. Bütün seâdetler, muvaffakıyetler ondadır. Yanılmayan, şaşırmayan akılların kabûl edeceği esâslardan ve ahlâktan ibârettir.
İslâmiyet, insanların rûhî ve maddî refâhını en mükemmel şekilde te’mîn edecek prensipler getirmiştir. İnsan hak ve vazîfelerini en geniş şekilde düzenlemiştir. İslâmiyet; ilme, fenne, tekniğe, endüstriye, lâyık olduğu üzere ehemmiyet verir. Zirâat, ticâret ve san’atı da kat’i olarak emreder. İnsanların yardımlaşmalarını, birbirlerine hizmet etmelerini ehemmiyetle istemektedir. Kendi idâresi altında bulunan insanların, evlâdın, âilenin ve milletlerin haklarını ve idârelerini öğretmekte; dirilere, geçmişlere, geleceklere karşı bir takım hak ve mes’ûliyetler yüklemektedir. Seâdet-i dâreyni ya’ni dünyâ ve âhiret seâdetini kendinde toplamıştır.
Bu uzun girizgâhtan sonra belirtelim ki: Kur’ân-ı kerîmde en çok geçen kelime, “Allah” lafz-ı celâlidir. Bu kelime, değişik şekillerde 2.697 def ’a geçmektedir. Kökü “alime” olan “ilim” kelimesinden müştak, türemiş olan kelimeler de, Kur’ân-ı kerîmde pekçok def ’a zikredilmiştir. Mu’cemlerden, fihristlerden yaptığımız bir araştırmaya göre, bu kelimelerin sayısı toplam olarak 676 (altıyüz yetmişaltı)dır ki, Allah kelimesinden sonra, Kur’ân-ı kerîmde en sık geçen kelimelerden biri olduğunda şüphe yoktur.
İlim sıfatı, Allahü teâlânın yüce sıfatlarındandır. Kullarına da cüz’î olarak vermiştir. Allah’ın ilmi şüphesiz ki küllîdir. O, gaybı (gizliyi) da, açık olanı da bilir.

Herkesçe bilindiği gibi, insanların diğer varlıklardan imtiyâzlı ve üstün olmaları, kuvvetle, vücut iriliğiyle, çok yemekle, yiğitlikle değil, îmân, ilim, ahlâk ve takvâ iledir. “Şerefü’l-insâni bil-ilmi vel-edeb, lâ bil-mâli ve’n-neseb: İnsanın şerefi ilim ve edebledir. Mâl ve neseble değildir” kelâm-ı kibârı (Hazret-i Ali Efendimizin sözü olduğu rivâyet edilir), konuyu ne güzel özetlemektedir. Yine “İlim rütbesi, rütbelerin en yükseğidir” hadîs-i şerîfi ilim rütbesinin durumunu ifâdeye kâfî olsa gerektir.
Şimdi konumuzla ilgili birkaç âyet-i kerîme meâlini de misâl olarak sunmak istiyoruz:
“De ki, bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Ancak temiz akıl sahipleri (bunları) düşünürler.” (Zümer, 9)
“…Allah, sizden îmân etmiş olanlarla, kendilerine ilim verilmiş bulunanların derecelerini yükseltir…” (Mücâdele, 11)
“Allah’tan kulları arasında (hakkıyla) ancak âlimler korkar…” (Fâtır, 28) Peygamber Efendimizin, bu konudaki pekçok hadîs-i şerîfinden de birkaç tanesini zikredelim:
“Beşikten mezâra kadar ilim tahsîl ediniz.”
“İlim taleb etmek (erkek ve kadın) her müslümâna bir farîzadır.” “Sadakanın en fazîletlisi, müslümân kimsenin ilim öğrenmesi, sonra onu müslümân kardeşine öğretmesidir.”
“Ya âlim veya öğrenici yahud dinleyici olarak veyahud da (bunlara) muhabbet besliyerek hâl ve istikbâlini te’mîn et. (Bu dört grubun dışında) beşinci olma, yoksa helâk olursun.” Mukaddes dînimiz İslâmiyet, ilmiyle âmil olanların dünyâ ve âhirette yüksek derecelere nâil olacaklarını, amellerinin karşılığı olarak birçok mükâfâtlara kavuşacaklarını haber vermiştir. Kur’ân-ı kerîm ve hadîs-i şerîflerde bunun birçok delîlleri vardır. Müslümânın ilmiyle amel etmesiyle ilgili birçok hadîs-i şerîf vardır.
Bunlardan birkaç tanesini şöylece sıralamamız mümkündür: “Kim bildiği ile amel ederse, Allah ona bilmediklerini de öğretir.” Ya’nî “Her
kim ilmi ile amel ederse, Allah ona bilmediği ilimleri de öğretir.” Bir rivâyette:
“Bilmediği ilme onu vâris kılar” buyurulmuştur. “Ey müslümânlar, ilim öğrenin, ilim öğrenin, öğrendiğiniz zaman onunla (ilimle) amel edin.” (Dârimî, Mukaddime, 24)
“Ey âlimler topluluğu, ilimle amel edin, zîrâ âlim bildikleriyle amel eden ve ilmi ameline uyan kişidir.” (Dârimî, Mukaddime, 34)
“İstediğiniz kadar okuyun, bildiğinizle amel etmedikçe, Allah size mükâfât vermez.”
“İlimden istediğinizi öğrenin, fakat bildiklerinizle amel etmedikçe ilmin size hiçbir menfaatı olmayacaktır.”
“Dilediğiniz ilmi öğrenin. (Ancak) öğrendiklerinizle amel edinceye kadar Allah sizi mükâfâtlandırmaz.”
“Dinde âlim olanı Allah korur ve ummadığı yerden rızkını verir” hadîs-i şerîflerinde görüldüğü üzere, Peygamber Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem), âlim olmanın yolunun ilimle amel etmekten geçtiğini, ilmi ile âmil olan gerçek ulemânın “vehbî ilim” adı verilen ilme de nâil olacaklarını, rızıklarının ummadıkları yerlerden geleceğini bildirmişlerdir.
Sevgili Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) birçok hadîs-i şerîflerinde ilmi ile amel edenlerin, dünyâda ve âhirette nâil olacakları büyük mükâfâtlardan bahsetmiş, hattâ “İlmi ile âmil olana müjdeler olsun” buyurmuştur.
Misâl olmak üzere birkaç tanesini zikretmiş bulunduğumuz bu âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîflerden başka, ilim mevzûunda, daha birçok âyet ve hadîs vardır. Hülâsa olarak söyleyecek olursak, şüphesiz ki kâmil bir îmân, tâm bir tâat ve ibâdet, Allahü teâlâya ve Resûl-i Ekremine bi hakkın itâat ve ittibâ, iyiliği emretme ve kötülükten nehyetme, cihâd, i’lâ-yı kelimetullah için yapılacak çalışmalar, İslâmı en iyi şekilde teblîğ, Allah yoluna da’vet ve sâir hizmetler, lâyıkı vechile, ancak ilim, irfân ve hikmetle yapılabilir.
“Hayra delâlet eden, onu yapan (kişi) gibidir.”
“Her kim birisine bir ilim öğretir de, o kişi de o ilimle amel ederse, onun sevâbından eksiltilmeksizin aynı sevâp, öğretene de verilir.”
“Bir veya iki farzı öğrenip, onlarla amel eden, sonra da onları amel edecek birisine öğretene Allah rahmet eylesin.”
“Kişinin ilim öğrenip onunla amel etmesi ve sonra onu başkalarına öğretmesi sadakadandır” meâlindeki hadîs-i şerîflere baktığımızda, Sevgili Peygamber’imizin (sallallahü aleyhi ve sellem), bu hadîs-i şerîflerinde de ilmi ile âmil olmanın sevâp yönünden fazîletine işâret ettiğini görmekteyiz.
Yine ilmi ile âmil olanların sadaka ecrine nâil olacakları belirtilmiştir. Bütün bunların da ötesinde, ilmi ile âmil olanlara Allah’ın rahmeti tahsîs edilmek sûretiyle onlara en büyük pâye verilmiş olmaktadır.
Ehl-i Sünnetin reîsi, amelde mezheb imâmımız İmâm-ı A’zam (150/792) Hazretleri buyuruyor ki: “İyi bil ki, uzuvların göze tâbi olması gibi, amel de ilme tabidir. Az amelle ilim, çok amelle birlikte olan cehâletten hayırlıdır. Bunun içindir ki, Allahü teâlâ: “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” (Zümer, 9) buyurmaktadır.”
Dört hak mezhebten biri olan Şâfiî mezhebinin reîsi, büyük âlim İmâm ı Şâfiî (rahimehüllah) Hazretleri de bu mevzûda buyuruyor ki: “İlim, öğrenilen değil,yaşanandır. Yaşanmayan, kendisi ile amel edilmeyen ilim geçersiz akçe gibidir.”
Büyük fıkıh alimlerinden Süfyân es-Sevrî Hazretleri ise şöyle buyuruyor: “İlim ameli da’vet eder. Eğer amel geldiyse ne güzel, gelmezse ilim de göçer gider.”
Selef-i sâlihînden bu konuda birçok söz rivâyet edilmiştir. Bunların hepsini burada nakletmeye vaktimiz müsâit değildir.
“SÂLİH AMEL (İYİ İŞ)” YAPMANIN ÖNEMİ
Yüce kitâbımız Kur’ân-ı kerîmde, ilme değer verildiği kadar ilim ile âmil olmaya da değer verilmiştir. İşte bunun içindir ki, Kur’ân-ı kerîm’de amelin lüzûmu def ’alarca beyân buyurulmuştur. Nitekim amel hususunda 135 kadar âyet-i kerîme vardır. Bunlardan 25’inde “amel-i sâlih” adı verilen “her türlü iyi iş”ten bahsedilmektedir.
O hâlde insanın ilk vazîfesi, Kur’ân-ı kerîmin ve Peygamber Efendimizin talîm ettikleri esâsları öğrenmek ve onlara uygun olarak “amel-i sâlih”te bulunmaktır. İmân ve İslâm esâslarını bilip tatbîk edecek, ibâdet yapacak kadar ilim öğrenmek her müslümân için zarûrîdir; âkıl ve bâliğ, kadın ve erkek her müslümân üzerine farz-ı ayındır. Nitekim hadîs-i şerîfte: “İlim öğrenmek erkek ve kadın her müslümâna farzdır” buyurulmuştur.
İlim öğrenmek için çalışmak gerekir. İlme başlıyan her kimse, zamanında okunması âdet olan ilimleri okumuştur. Zâten hadîs-i şerîfte de: “İlim, ancak teallüm iledir” buyurulmuştur. Bütün İslâm târihi boyunca, ilim öğrenmek için, İslâm âleminin her tarafındaki meşhûr ilim merkezlerine ve şöhretli âlimlerin huzûrlarına gitmek, önemli bir şart olarak görülmüştür. Cenâb-ı Hak, ilmi isteyene, malı ise istediğine vermektedir. Mal ve mülk, herhangi bir kimsenin eline, çalışmadığı halde, meselâ mîrâs yoluyla geçebilir, ama ilim böyle değildir. Şeyh Muhammed Kâzım Efendi, zamanında okunması âdet olan ilimleri, esâslı bir şekilde okumuş ve pek çok talebe-i ulûma da okutmuştur.
Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı kerîm’inde, kendisine (yani Allah’a) îmândan hemen sonra “sâlih amel”i zikrederek onun önemini açıkça belirtmiştir. Bu gerçeği beyân eden birçok âyet-i kerîmeden bazılarının meâl-i âlîlerini şöyle sıralayabiliriz:
1-”İmân eden iyi amel (ve hareket)lerde bulunan, namazı dosdoğru kılan, bir de zekâtı veren kimselerin, (evet) onların Rableri indinde mükâfâtları vardır.” (Bakara, 277)
2-”Kim Allah’a ve âhiret gününe îmân edip de sâlih amel işlerse (iyi amel ve harekette bulunursa), artık onların üzerine hiçbir korku yoktur. Onlar mahzûn da olacak değillerdir, mahzûn da olmayacaklardır. “ (Mâide, 69)

3-”Kim Rabbine kavuşmayı arzû ediyorsa sâlih amel (iyi iş) yapsın ve Rabbine yaptığı ibâdette hiç kimseyi ortak koşmasın.” (Kehf, 10)
Bu âyet-i celîlede, Cenâb-ı Hak, Rabbine kavuşma dileğinde bulunan kimsenin, sözde kalmayıp amel-i sâlihte bulunması zarûretini bildirmektedir. Müslümân olan herkesin arzûsu durumundaki “likâullaha=Allah’a kavuşmaya” nâil olma keyfiyyeti, ilim adamları için de amel ile mümkün olabilecektir. İşte onun için, âlimler de ilimleriyle âmil olmak mecbûriyetindedirler.
4-”Kim de erkek olsun kadın olsun, (fakat) mü’min olarak sâlih (iyi) amel (ve hareket)de bulunursa, işte onlar, içinde hesâpsız rızıklara kavuşturulmak üzere, Cennete girerler.” (Mü’min, 40)
5-”İnanan ve sâlih amel(iyi iş)ler yapanlar da halkın hayırlıları, en iyileridirler.” (Beyyine, 7)
6-”Asra yemîn olsun ki, insan ziyân içindedir. Ancak inanıp sâlih amel(iyi iş) ler yapanlar, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve birbirlerine sabrı tavsiye edenler başka (onlar ziyândan kurtulmuşlardır).” (Asr, 1-3)
İslâm âlimlerinin, bu âyet-i kerîmelerden anladıklarına göre, Cenâb-ı Hakk, bizlerden, önce îmân etmemizi, yaptığımız her işin îmân ve i’tikâdımıza muvâfık olmasını, kendi rızâsına ve bizler için gönderdiği ahkâma uygun olmasını, emirleri yerine getirmemizi, nehiylerden de sakınmamızı emretmekte, böylece biz kullarına “amel-i sâlih”in ne olduğunu ve onları nasıl yapacağımızın yolunu da göstermiş olmaktadır.
Şurası bir hakîkattır ki, okuyan ve okumasından istifâde edebilen insanlar, dâimâ tekâmül kaydederler. Okuma aklî ve fikrî gelişmeyi temîn eder. Burada şunu tebârüz ettirmek gerekir ki, okumak, ilim öğrenmek sadece mekteplerde olmaz. Herkesçe bilindiği gibi, mekteplerde talebeye sadece birer anahtar verilir. Bu anahtarı alan öğrenciler, içerisinde ilim hazînesi bulunan kapıları açtıkları takdîrde, ilim öğrenebilirler. Aksi hâlde, sâdece etiket elde edilmiş ve diploma hammâllığı yapılmış olur.
“İlim öğrenmek erkek ve kadın her müslümâna farzdır” hadîs-i şerîfine burada tekrâr dikkatleri çekmek lâzım. Bu hadîste falan okulu bitirmek, filan diplomayı elde etmek farzdır denilmiyor, ilim öğrenmekten bahsediliyor. Binâen aleyh ilim sadece mektepte değil, dışarıda da öğrenilebilir. Zâten mektebi bitirdiği hâlde, ilim tahsiline husûsî olarak, şahsî çalışmalarıyla devâm etmiyen insanlar, boş kalmıya mahkûmdurlar. Kâinâtın Efendisi olan Peygamberimiz:
“İki gününü birbirine müsâvî tutan aldanmıştır” buyururlar. Biz, ilim yönünden de iki günümüzü birbirine eşit tutmamalıyız ki, zarar ve ziyândan, hüsrân ve helâktan kurtulmuş olabilelim.
Peygamber Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem), hadîs-i şerîflerinde bir yandan ilmin lüzûmunu, âlimin kıymet ve fazîletini ortaya koyarken, diğer yandan da İslâm nazarında âlimin vasıflarının neler olması îcâb ettiğini belirtmiş ve âlimin ilmi ile âmil olması gerektiğini açıkça ifâde etmiştir. Zira O büyük Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), sâdece teblîğci olarak kalmamış, Yüce Allah’dan aldığı emirleri insanlara bildirirken bunların gereklerini de bizzât kendi hayâtında tatbîk etmiştir.
Meselâ Peygamber Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem), Allahü teâlâdan aldığı namaz emrini müslümânlara teblîğ etmekle kalmıyor, “Beni namaz kılarken gördüğünüz gibi (siz de) namazınızı kılınız” (Buhârî, Ezân,18) buyurarak hem bizzât görevini yapıyor, hem de müslümânlara örnek oluyordu. Bu, bütün dînî mevzûlarda böyle olduğu gibi ilimle amel etmek mevzûunda da böyle olmuştur. Zîrâ O, ulûm-i İslâmiyyenin kaynaklarından olan Kur’ân-ı kerîmin bütün emirlerini hakkıyla yerine getirmiştir.
İşte Peygamberimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) yaşayışından kaynaklanan amel prensibinin, ilim sâhiplerinde de mutlakâ bulunması gerekir. Buna dâir pek çok hadîs-i şerîf mevcûttur. Bunlardan birkaç tanesini şöylece sıralamamız mümkündür:
1- “Ey müslümânlar, ilim öğrenin; öğrendiğiniz zaman onunla (ilimle) amel edin.” (Dârimî, Mukaddime, 24)
2- “İlimden istediğinizi öğrenin, fakat bildiklerinizle amel etmedikçe ilmin size hiçbir menfaatı olmayacaktır.”
3- “Dilediğiniz ilmi öğrenin. (Ancak) öğrendiklerinizle amel edinceye kadar Allah sizi mükâfâtlandırmaz.”
4- “Kişi ilmiyle âmil oluncaya kadar âlim olmaz.”
5- “Âlim, az da olsa bildikleriyle amel eden kişidir.” [Zâten bir hadîs-i şerîfte de: “Allah’a en sevimli gelen amel, az da olsa devâmlı olanıdır” buyurulmuştur.]
6- “Ey âlimler topluluğu, ilimle amel edin, zîrâ âlim bildikleriyle amel eden ve ilmi ameline uyan kişidir.” (Dârimî, Mukaddime, 34)
7- “Kur’ân’la amel edin. Onun helâlını helâl, harâmını da harâm bilin, O’na uyun. O’ndan hiçbir şeyi inkâr etmeyin.”
İSLAMİYETTE İLİM VE AMEL MÜNÂSEBETİ
İmân ve İslâm esâslarını bilip tatbîk edecek, ibâdet yapacak kadar ilim öğrenmek her müslümân için zarûrîdir, âkıl-bâliğ, erkek-kadın her müslümânın üzerine farz-ı ayındır.
Okuma, aklî ve fikrî gelişmeyi te’mîn eder. Okuma-yazmanın ehemmiyetini ifâde için, uzun söze lüzûm görmeden, asr-ı seâdetten vereceğimiz bir tek misâlle iktifâ edeceğiz:
Bedir harbinde, kâfirlerden bir kısmı esîr alındı. Esîrlerin ne yapılacağı mevzûunda istişâreler yapıldıktan sonra, “her kâfir, 10 müslümân çocuğa okuma- yazma öğretirse serbest bırakılacak” diye karâr verildi. O zaman, maddî yönden sıkıntı içerisinde bulunup paraya büyük ihtiyâçları olan Peygamber Efendimiz ve müslümânlar, okuma-yazmayı paradan daha mühim addederek, esîrlerden fidye (kurtuluş parası) alıp onları serbest bırakma yerine, yukarıda zikredilen yolu tercîh etmişlerdir. Bu, okuma-yazmanın, ilim öğrenmenin ve bilgiyi arttırmanın ehemmiyetini bizlere ifâde bakımından herhâlde kâfî bir misâl olsa gerektir.
İslâmı bütünüyle öğrenebilmek için bir ân bile boş durmamamız, hergün birşeyler okumamız lâzım. Büyük âlim ve mutasavvıf, Allah dostu, büyük psikolog ve sosyolog İmâm-ı Gazâlî Hazretlerinin yazdığı kitapların sahîfesi, ömrüne taksîm edilmiş, her gününe 18 sayfa düşmüştür. Bizler kitap yazmayı bir tarafa bırakalım; eğer günde 18 sayfa değil, 3-5 sayfa bile kitap okuyamazsak, hâlimiz perîşân demektir.
Yüce kitâbımız Kur’ân-ı kerîmde, ilme değer verildiği kadar ilim ile âmil olmaya da değer verilmiştir. İşte bunun içindir ki, Kur’ân-ı kerîm’de amelin lüzûmu def ’alarca beyân buyurulmuştur. Nitekim amel hususunda 135 kadar âyet-i kerîme vardır. Bunlardan 25’inde “amel-i sâlih” adı verilen “her türlü iyi iş”ten bahsedilmektedir.
Allahü teâlâ, Kur’ân-ı kerîmde amel-i sâlihden bahsettiği gibi, iyi ve kötü işlerin nelerden ibâret olduğunu da beyân etmiştir. O hâlde insanın ilk vazîfesi, Kur’ân-ı kerîmin talîm ettiği esâsları öğrenmek ve ona uygun olarak amel-i sâlihte bulunmaktır.
Abdullah İbn-i Mes’ûd Hazretleri buyuruyor ki: Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bir def ’asında “Ey Abdullah b. Mes’ûd!” buyurdu. Ben, üç def ’a: “Buyur ey Allah’ın Resûlu” dediğimde, şöyle buyurdular:
“İnsanların en fazîletlisi hangisidir? Bilir misin?”
Ben: “Allah ve Resûlu daha iyi bilir” dedim. (O zaman) buyurdular ki: “İnsanların en fazîletlisi, dînlerini öğrendiklerinde (ilimleriyle amel edip) amelce en üstün olanlardır.”
Merhûm Taşköprü-zâde (v. 968/1560), âlimin ilminin gerektirdiğinin dışında hareket etmesi hâlinde, cezâsının câhilden fazla olacağını ifâde etmektedir. Zîrâ günâh işleyen câhil, sâdece o günâhının cezâsını alır. Fakat âlim günâh işleyince, günâhının cezâsını aldığı gibi, bu işi filân âlim yapmıştır deyip ona uyanların da günâhlarını alır.

Onun için, “ilmin kapısı” sıfatıyla tavsîf edilen Hazret-i Alî Efendimiz (radıyallahü anh) buyuruyor ki:
“İki kimse benim belimi bükmüştür. Birincisi, İslâmiyetin emir ve yasaklarını, şart ve edeplerini yapmakla vazîfeli olup, bunları bilmeyen câhillerdir. İkincisi de, İslâmın nâmûs perdesini yırtan âlimlerdir. Bu ikinciler, ilimleriyle âmil olmayan ve böyle hareket etmekle insanları kendilerinden nefret ettiren âlimlerdir.”
Bu husûs, şu hadîs-i şerîfte ne güzel ifâde edilmiştir:
“Bir işte, câhile bir def ’a helâk ve korku varsa, âlime yetmiş def ’a vardır.”
Görüldüğü gibi ilmi ile âmil olmamak, hakîkaten büyük bir noksanlık ve günâhtır. Nitekim Peygamber Efendimiz muhtelif hadîs-i şerîflerinde buyuruyorlar ki:
“Kendisiyle amel edilmeyen her ilim, sâhibi için bir vebâldir.”
“Ümmetimin helâki, fâcir âlimler ve câhil âbidler yüzünden olacaktır.”
“İlim öğrenmiyene de, ilim öğrendikten sonra amel etmeyene de yazıklar olsun.”
“Kimin ilmi artar da, hidâyeti (güzel amelleri) artmazsa, o ancak Allah’tan uzaklaşmış olur.”
“İnsanlara hayrı öğretip kendini unutan, başkalarına ışık verip kendisini yakan kandil gibidir.”
“Kıyâmet gününde insanların azâb yönünden en şiddetlisi, Allah’ın, ilmiyle kendisini faydalandırmadığı âlimdir.”
“Ben, ümmetim hakkında, müşrik ve mü’minlerden endîşe etmiyorum. Ancak münâfık olan, inkâr ettiğini yaptığı hâlde, bildiğini söyleyen dil âlimlerinden endîşe ediyorum.”
“Kıyâmet günü birisi getirilip ateşe atılır. Karnındaki bağırsakları dışarı fırlar. Bu durumda değirmen merkebi gibi dönmeye başlar. Cehennemdekiler etrâfını çevirip sorarlar: Yahu bu hâlin ne böyle? Sen iyiliği emredip, kötülükten alıkoymaz mıydın? Evet öyle idim. İyiliği emrederdim, ama kendim yapmazdım; milleti münkerden alıkoyar, fakat kendim onu işlemekten çekinmezdim der. “ (Buhârî, Bed’ü’l-Halk, 9; Müslim, Zühd, 7)
“Cennet halkından bir takım kimseler, cehennemliklerden bazılarının yanlarına giderek, niçin cehenneme girdiniz? Vallahi biz ancak sizden öğrendiklerimiz sâyesinde cennete girdik deyince onlar, biz söylerdik, fakat söylediğimizi yapmazdık diye cevâb verirler.” (El-Heysemî)
“İlmi ile amel etmeyen âlim öyle azâba dûçâr olur ki, azâbının şiddetinden cehennem halkı (onun o felâketine üzüldükleri ve ona acıdıkları için) onu ziyâret ederler.”
“Kişi kıyâmet günü, ömrünü nerede tükettiğinden, ilmi ile nasıl amel ettiğinden, malını nereden kazanıp nereye sarf ettiğinden, vücûdunu nerede yıprattığından sorulmadıkça hiçbir yere adım atamaz.”
“Kıyâmet günü olduğu vakit, Allahü teâlâ, kullarının hesâplarını görmek için tecellî eder. Kullarının bütünü diz üstü çökmüş, şaşkın ve perîşân bir vaziyettedir. İlk hesâba çağırdığı, Kur’ân-ı kerîmi ezberleyen hâfızlardır. Onlardan her birine der ki:
-Resûlüme indirdiğim kitâbı sana öğretmedim mi?
-Evet öğrettin Ya Rabbî, der. Allahü teâlâ:
-Öyle ise, bu öğrendiğin ile ne amel ettin? diye sorar. Hâfız:
-Gece-gündüz senin rızan için okudum ve okuttum der.
Allahü teâlâ buyurur ki;
-Belki bunları yaparken (benim rızâmı değil, halkın teveccühünü arıyor ve) falancı ne okuyucudur? denmesini istiyordun ve hakîkaten de öyle dediler, buyurur…”
“İsrâ gecesinde, dudakları ateşten makaslarla kesilen bir takım insanlar gördüm. Siz kimsiniz? diye sordum. Onlar: Biz, iyiliği emreder, kendimiz yapmazdık. Fenâlıktan men eder, hâlbûki kendimiz yapardık diye cevâp verdiler.”
İLME KIYMET VERMEK, MEDENÎ YAŞAMAK İÇİN BİR MECBÛRİYETTİR
Bizim kültürümüzde, ilim ve ilim sahipleri çok övülmüş, cehâlet ise kötülenmiş olmasına rağmen; ilim bir maksat değil, bir vâsıta sayılmıştır. İlim, insana Rabbini tanıtan ve onu kulluğa sevkeden bir merhale kabûl edilmiştir. İlmin, amele (ya’nî fiiliyâta, işe) dönüşmesi hâlinde kıymetli olduğu, böyle olmayan bilgilerin insanlığı cehâlete götürdüğü bildirilmiştir. Hattâ bu ikinci kısma “faydasız ilim” denilmiştir. İlim, insanı önce kendini bilmeye, sonra da Rabbini bilmeye götürmektedir.
İlmi arttıkça tevâzuu artmayan, amelleri ve ahlâkı olgunlaşmayan, kibir ve gurûra kapılanlara, aslında hakîkî âlim denmez. “Peygamberler târihi” içerisinde son Peygamber olan Hazret-i Muhammed’in (aleyhis-selâm), 150 bin güzîde sahâbî, mübârek insan, “hayırlı ümmet” meydâna getirmesi, onların da 30-40-50 sene gibi çok kısa zaman zarfında gâyet mahdût imkânlarla, Endülüs’ten [İspanya’dan] Çin’e kadar olan geniş coğrafî bölgeleri fethedip oralara ilim-irfân, ahlâk fazîlet, adâlet-hakkâniyet, medeniyet-insan hakları, nûr ve hidâyet götürmeleri, dünyâda bir eşi-benzeri görülmemiş bir hâdisedir; bu dönemde yapılan fetihler ve elde edilen zaferler ciddiyetle incelenmesi gereken bir konudur.
Az önce de söylediğimiz gibi, herkesçe bilindiği üzere, insanların diğer varlıklardan imtiyâzlı ve üstün olmaları, kuvvetle, vücut iriliğiyle, çok yemekle, yiğitlikle değil, îmân, ilim, edep, ahlâk ve takvâ iledir. “İnsanın şerefi ilim ve edebledir. Mal ve neseble değildir” kelâm-ı kibârı, konuyu ne güzel özetlemektedir. Yine “İlim rütbesi, rütbelerin en yükseğidir” hadîs-i şerîfi ilim rütbesinin durumunu çok güzel ifâde etmekdedir. İslâm âlimleri ve atalarımız, asırlarca gecelerini gündüzlerine katarak çok kıymetli kitaplar yazmışlar ve bunları kütüphânelerde gözleri gibi koruyup bizlere kadar ulaştırmışlardır. Bizlere düşen, bunları okuyup istifâde etmek ve gereğini yapmaktır.