Ahmet Turan Arslan

Ahmet Turan Arslan

Oturum Başkanı

PROF. DR. AHMET TURAN ARSLAN
FATİH SULTAN MEHMET ÜNİVERSİTESİ İSLAMİ İLİMLER FAKÜLTESİ DEKANI

Oturum Başkanı

Sayın Valim, Sayın Milletvekillerimiz, Sayın Başkanlarımız, değerli dinleyiciler ve pek sevgili Siirtliler. Hepinizi hürmet ve muhabbetlerimle selamlıyorum. Önce, tabii, söze “Bismillahirrahmanirrahim” ile başlamamız gerekir. Rabbimize hamd, Efendimiz’e ve onun âline, ehli beyt ve ashabına salât u selam olsun.

Efendim, şimdi burada muhterem hocalarımız bulunmakta. Daha çok onlar konuşacaklar. Şeyh Muhammed Kâzım Aydın Efendi’nin hem mahdûmu hem de halifesi bulunan zat aramızda. Bunun için işimiz kolay demektir. O zâtı, Şeyh Muhammed Kâzım Efendi’yi yakından görmüş, dinlemiş, istifade etmiş muhterem hocalarımız var. İşi onlara tevdî edeceğim.

Burada siz Siirt’lilere ve değerli izleyicilere şunu söylemek isterim: An önce arkadaşımız bu fakir kardeşinizi takdim ederken son görevimi de söylediler. Evet, üç yıl önce Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi Dekanlığı’na tayin edildim. Orası özel bir üniversitedir. Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından kurulmuştur. Sayın Başbakanımızın da tensipleri ve teşvikleriyle kurulmuş bir üniversitedir. Özel üniversitelerde de ilahiyat fakülteleri kurulması izni çıkınca bu fakültenin kurucu dekanı olarak tayin edildim. Biz, buranın adının İslami İlimler Fakültesi olması için YÖK’ten talepte bulunduk ve bu talebimiz kabul edildi. Bu fakültede öğretim dilinin Arapça olmasını YÖK’e teklif ettik. Siz Siirt’lilerin ve hocalarımızın sevineceği bir husus olduğunu zannediyorum. YÖK tarafından da kabul edildi. Zannederim anadilleri Arapça olan Siirt ahâlisî bundan çok memnuniyet duyacaktır. Bu, Türkiye’de Türk Yüksek Öğretim tarihinde bir ilktir.

Elhamdülillah, Fakültemizde gerek buradan ve gerekse yurt dışından gelen hocalarımız ve talebelerimiz var. Yaptığımız anlaşmalarla Mekke Ümmü’l-Kura Üniversitesi’nden hoca talebinde bulunduk. Dün, Kahire Üniversitesi Külliyetü Dâri-l-Ulûm ile görüşmeler yaptık. Oradan bize hocalar gönderecekler. Biz, böylece hoca açığını da kapatmış olacağız. Zaten bir hayli hoca aldık. Allah’ın her işinde bir hikmet vardır. Oradan çok kıymetli hocalar gelmektedir.

Esasen bu fakir kardeşiniz çok konuşmayacak. Ancak şunu arz etmek isterim ki, bu büyük insanlar ülkemizi ve insanımızı aydınlatan birer nur, birer meş’aledir. Yolumuzu aydınlatıyorlar, onlar her yerde insana insanlığı öğretiyorlar. Allah’ın dinini yaşayarak öğretiyorlar. Çünkü “lisan-ı hâl ekvâ min lisâni-lmak-l” buyurulmuştur. Lisanu-l hâl=hâl dili, davranışların dili, sözlerin dilinden, kelimelerin dilinden daha etkilidir. Demin Ali hocamız anlattı. O zat yani Muhammed Kâzım Efendi, kendilerini öven bir söze bile tahammül edememiş, hep ona istiğfar etmiş. Çünkü kendilerini buna layık görmüyorlar. Kıyafette dahi o büyük neslin, o pâk neslin, şecere-i nesl-i pâk-i Muhammediye’nin verdiği bir ulviyetle o övgüyü kabul bile edemiyorlar.

Bu manâda bir şey arz etmek isterim. Şam’da Farfur ailesi vardır. O ailenin büyüğü Salih Farfur kendisinin Seyyid olduklarını bile söylemiyor. Hâlbuki sabah namazından iki saat önce derse başlıyor ve akşama kadar sürüyor. Bir gün oğlu Hüsameddin Farfur ile konuşurken ona dedim ki: “Babanız bu derece ilimle meşgul iken Seyyid olduğunu neden hiç zikretmiyor?” Dediler ki, bir gün babamıza şöyle dedik; “Seyyid olduğunuzu niye söylemiyorsunuz?” O kadar  ilimle, fikirle hal ehli olduğu halde dedi ki: “Evladım, biz ne gibi hayırlı bir iş yapıyoruz da o büyük insanlara mensûbiyet iddiasında bulunalım!” dedi. Böylece bir tevâzu nümûnesi göstermiş oldu.

Ehli tasavvuf, dünyanın her yerinde bereket kaynağı olmuştur. Bizim geçen asrın Şeyh-ül İslam vekillerinden Muhammed Zâhid el-Kevserî (v. Kahire 1952) vardır. Kendisi Düzce’lidir. Mısır’a gitmek ve orada yerleşmek zorunda kalmış ve orada pekçok ilim ehli yetiştirmiştir. 360 kişiye icâzetnâmenin birinci baskısı dağıtılmış. Abdülfattah Ebû Gudde vardı, onun talebelerinden. O, hocasına öyle bağlı idi ki, Fatih Camii’nde Emin Saraç Hoca’m dedi ki; “İşte burada hocanız ders okutuyordu” deyince emin olunuz, o yaşlı başlı insan hocasına olan muhabbeti sebebiyle hüngür hüngür ağladı. Hocasının köyünü ziyaret etti. İşte o zat, bir gün, bu ehl-i hal insanlar, ehli tasavvuf hakkında anlatıyordu da dedi ki: “hüm bereketü’l ard!” (onlar yeryüzünün bereketidirler). Hakikaten her biri bu gün dünyanın neresine giderseniz gidin her tarafa yayılmışlardır. Yine bir ilim ehli olan Merhum Prof. Dr. Esad Coşan, Doğuyu, Anadolu’yu, Güney Doğu Anadolu’yu görünce “Buraya “Hâlidistân desek sezâdır” demiş. Zira buralara Hâlid-i Bağdâdi’nin devamı olan tasavvufî anlayışı getirmişler, her tarafta yaymışlar.

Ben o büyük insanlardan fazla istifâde edemedim; ne yapalım ama şunu arz edeyim ki, bu fakir kardeşiniz 40 sene kadar önce yazdığı bir makalede, İslam büyüklerine olan muhabbetimiz sebebiyle, “İslam büyüklerinin kapısında kıtmîr olmayı câna minnet bilirim” demiştim. Elhamdülillah, bugün burada onlara olan hürmetlerimizi arz ederek bu konuşmayı, bu sohbeti başlatmak istiyorum. O zatın, Muhammed Kâzım Efendi’nin bereketinin artmasına inşallah vesile olur.

Siirt Eğitim Kültür ve Yardımlaşma Vakfı’nın da bu çalışmasını cân-ı gönülden tebrik ediyorum. Bunları, bunun gibi kültürel faaliyetleri artık biz yaygınlaştırmalıyız. Gençlerimize, büyüklüklerimize bunları anlatmalıyız. Çünkü bunlar bizim için, ağacın kökü mesâbesindedir. Ağaç kökünden koparılırsa ağaç olmaktan çıkar. Onun için Siirt’liler de bu geçmişlerini tanımazlarsa Siirt’li olmaktan çıkarlar. Siirt’in bereketinden istifâde edemezler. Onun yolu şimdi bu büyük zatları dinlemektir. Ben hürmetlerimi arz ederek sözü muhterem Şeyhimiz Muhammed Kâzım Efendi’nin muhterem mahdûmu Şeyh Muiniddin Aydın Efendi’ye bırakıyorum; Onun hayatını ve tebliğ yönünü kısaca anlatması için. Biz edeb ederiz onun sözünü kesmeye ama ehli bilir ki, bu gibi oturum başkanlıkları sıkıntılıdır. Burada panalist hocalarımıza, konuşmacılara da söz vermek durumundayım. Efendim, sayın hocam buyurunuz. Yirmi dakika; söz sizin.

Efendim, biz de Şeyhimize çok teşekkür ediyoruz. Gördüğünüz gibi, öyle güzel tatlı anlattılar, öyle güzel hülâsa ettiler ki, ben doğrusu, “vakit tamam” demeye hayâ ettim. Zât-i âlîlerinden Cenâb-ı Hak râzı olsun. İnşaallah bu halîfelikleri dâim olsun. Belli oluyor ki, Muhammed Kâzım Efendi, Cenabı Hak tarafından hakkı takdir edilmiş bir kişidir. Öyle anlaşılıyor. Zaten malumunuz Cenab-ı Hak bir kimseyi sevince Cebrail (as)’a: “Ben falan kimseyi seviyorum, sen de sev” der. O da bütün meleklere “ben o kulu seviyorum, siz de sevin” der de, melekler de yeryüzü halkına: “Falan kimseyi Allah (c.c.), Cebrai (a.s.) ve melekler seviyor, siz de sevin.” diye nidâ ederler. Ve o kimse hakkında gönüllere muhabbet, sevgi dolar. Onun için Cenâb-ı Hak feyzini, bereketini ümmete böyle yaysın. İnşallah herkes istifade etsin.

Gördüğüm kadarıyla -tabii sizler görmüşsünüz- hiç sünnete muhalif bir şey var mı, yok. Bütün hayatı sünnet üzere yaşamış, O büyük kaynaktan, o büyük nurdan almış ve onuru her tarafa yaymış.

Yine, son devrin yine Nakşi Meşayihinden birisi Merhum Mehmed Zahid Kotku (k.s.) talebelere bir irşad vazifesi olarak tenbih etmiş, demiş ki: “Evlâdım, bir dağın başında bile olsa, bir insan bulunduğunu bilirseniz yine de onu yalnız bırakmayın, gidin onu irşad edin. Bakıyorum ki, hocamızdaki ruh da aynı ruh. O da aynı irşad anlayışına sahip. Çünkü ikisi de aynı kaynaktan besleniyor, aynı feyizden alıyorlar. Menbaı aynı menba olunca böyle bakıyorsunuz, semereleri de aynı oluyor. Görüyorum ki, kitaba, sünnete ve selef-i sâlihîne ciddiyetle bağlı bir zat. Bu kanaate vardım. Allah böylelerinin sayısını müzdâd eylesin. Her tarafı nur, ışık nasıl aydınlatıyorsa onlar da ümmetin önünü öyle aydınlatsınlar inşallah.

Sayın hocamızı dinlerken bir şey aklıma geldi. İmam Birgivî naklediyor: Bâyezid-i Bestâmi duymuş ki, o civara veli olduğu söylenen bir zat gelmiş. O da “Gel” demiş bir talebesine, gidelim şu zâtı bir ziyaret edelim. Kimmiş bu veli? Gidiyorlar, uzaktan görüyorlar. O çıkmış kıbleye karşı tükürmüş (Afedersiniz). Bestâmî Hazretleri talebesine diyor ki;” hadi dön gidelim!” Efendim tâ buraya kadar zahmet edip geldiniz bari bir selam verelim. Hayır, hayır, diyor. Âdâb-ı İslâmiye’den birine riayet etmeyen bir kimsede evliyalık olmaz. Hadi gidelim. Dönüyor geliyorlar. Demin, hocamızın menkıbelerinde de sünneti seniyyeye nasıl hassas davrandığını gördük. Efendim, tekrar indiriyor asansörü bir yanlışı düzeltmek için. İşte bunlar şöyle bir ölçü koymuşlar; “Eğer siz bir kimseyi gökte bağdaş kurmuş görseniz, böyle bir kerametvari bir hali görseniz, o kimsenin sünneti seniyyeye uygun davrandığını, hudulûllaha riayet ettiğini görmedikçe ona tâbi olmayın” buyurarak çok güzel bir ölçü vermişler. Allah rahmet eylesin. Nurlarını müzdâd eylesin. İnşallah füyûzâtını her tarafa yaysın. Biz de onların yollarında olalım inşallah. Efendim, şimdi sözü muhterem hocamız Ramazan Ayvallı bey’e bırakacağım. Kendileriyle uzun seneler beraber çalıştık. O yüzdende çok sevdiğimiz bir zat. Tercüme-i hâlini kardeşimiz okudu. Sözü şimdi kendilerine bırakıyorum. Hocamız, “Tasavvuf İlminin İslami İlimler Arasındaki Yeri” konusunu hulâsa edecek. Kendilerine 20 dakika süre tanıyorum efendim. Buyurun hocam, Ramazan Ayvallı Bey.

Biz de muhterem hocamız Ramazan Ayvallı bey’e teşekkür ediyoruz. Kendileri demin bahsettiler. Efendim pek çok yerde televizyon konuşmalarıyla meşhurdur hocamız. Bu sebeple vakte riayeti de âzamî dikkatle göz önünde bulundurdu. Kendilerine teşekkür ediyoruz ve verdiği bilgilerden şu anlaşılmış oldu: Hakikaten tasavvuf laf değil özdür, iştir, ed-din hüve’l muamele düstûrunun bir yansımasıdır. Büyük zat Ebû Said Ebul Hayr’ın sözünü naklettiler.

Muhammed Kâzım Efendi’nin hayatının özeti, hep sünneti seniyyeyi tatbikten ibaret. O tatbik edilince insanlara gerçek din yansıyor. Başka türlü lafa lüzum yok. İnsanlar tasavvufu gösterişli bir tavır, görünüş zannederler. Yani tasavvufla ilgili şeyler Yunus Emre’nin diliyle şöyle ifade edilir. Yunus Emre der ki:
Dervişlik olaydı tâc ile hırka
Biz dahi alırdık otuza kırka
demiş ve özetlemiş. Yani insanlar tasavvufu tâc ile hırkadan ibaret zannederler. Hâlbuki iş kılık kıyafetten ibaret değil, iş onun özüdür. Hocalarımızdan Cenâbı hak razı olsun. Bunlar var olsun, dâim olsun.

Şimdi sözü daha fazla uzatmadan İfâde etmeliyim: Muhterem dostumuz Siirt’te sayın valimiz bizi Sultan Memduh Dîvânı’nı neşr etmekle görevlendirdi. Bunu neşretmek nasib oldu. Bunu hamd ederek söylüyorum.

Burada şunu da söyleyeyim. Sayın valimiz bize Mârifetnâme’yi neşretmeyi söylemişti. Aklıma şöyle bir şey geldi. Yani dedim ki, efendim, Marifetname çok neşredildi. Burada ilim ehlinin bulunduğu yerde hiç neşredilmemiş eserler vardır. Biz onları neşredelim de bu eserler kaybolmaktan kurtulsun, hayata geçsin, insanlar görsün, tanısın. Sultan Memduh Divanı’nı getirdiler, biz de onu neşrettik.

Ben şimdi sözü daha fazla uzatmadan sözü Doç. Dr. Mehmet Çelik beye veriyorum. Kendisiyle Siirt’te Sultan Memduh Sempozyumu vesilesiyle tanışmıştım. Orada kendisini sevmiş ve sözlerine meftun olmuştum doğrusu. Şimdi sözü kendisine bırakıyorum. Tasavvuf ıstılahlarının Şeyh Muhammed Kâzım Efendi’deki yansımalarından bahsedecek. Buyurun sayın hocam.