M. ENİS KAMER
Şeyh Muhammed Kâzım Efendi’nin İlmi Yönü
M. ENİS KAMER – ŞEYH EFENDİNİN TALEBESİ
Şeyh Muhammed Kâzım Efendi’nin İlmi Yönü
Elhamdülillahi Rabbil âlemin. Vessalâtü vesselâmü alâ Resûlinâ Muhammedin ve alâ âlihi ve sahbihi ecmain.
Sözlerime başlarken sizleri Cenab-ı Hakkın en büyük nimeti olan İman selamıyla selamlamak istiyorum. Esselâmü aleyküm ve rahmetullahi ve berakatuh.
Hocamızın belirttiği gibi gerçekten böylesine büyük, böylesine muhteşem bir ortamda, asrımızın Şafii’si sayılabilecek çapta yüksek ilmi seviyeye sahip; Efendimiz, hocamız, üstadımız, şeyhimiz, manevi babamız Şeyh Muhammed Kâzım Aydın Hazretleri’nin ilmini anlatmak herhalde çok zordur. Özet olarak çok önemli bazı noktalara ben de temas etmek istiyorum.
İlmine gelmeden önce Hocamızla ilgili özet olarak bazı önemli noktalara dokunmak istiyorum. Malumunuz olduğu üzere, iyi nebat, iyi ekin iyi yerlerde, iyi arazide yetişebilir. Efendimiz bu yönden ve bu manada son derece şanslıdır. Güzel, pak, temiz, önemli bir çevrede büyümüş, neş’et etmiş bir şahsiyettir. Adına baktığımız zaman Muhammed, babasının adı yine Muhammed Şerefuddin, dedesin adı gene Muhammed. Aklıma İmam Gazali geldi. Manevi âlemde “kimsin?” diye sorulduğunda Muhammed İbni Muhammed İbni Muhammed el-Gazali demiş. Üç tane Muhammed varsa bir insanın isminde babası Şeyh Şerafeddin, dedesi Şeyh Muhammed el- Hazin. Diğer taraftan dedesi Şeyh Mahmud, dedesinin babası Şeyh Kasım. Çok kuvvetli rivayetlere göre, bizim inancımıza göre, Şeyhul Hazin Gavs-ı Geylani’nin zürriyetindendir. Yani hazretlerinin el-Haseni’dir, eşraftır. Hz. Fatıma’nın zürriyetindendir.
Anne tarafından hocamız; Şeyh Mahmud’un torunu, Fadile hanımın evladıdır ki, onlarda Hz. Halid b. Velid soyundan gelmektedir. Yani iki başı ma’mur Kureyşi bir aileden gelmektedirler. Bu bakımdan hocamızın çok şanslı olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Çünkü, her türlü ilmi, her türlü manevi ve hakikati gelişmeye, ilerlemeye ve terakkiye müsait bir ortam ve fıtrata sahipti. Böyle bir ortamda neş’et eden hocamız, önce babası Şeyh Muhammed Şerefüddin Hazretleriyle küçüklüğünden beri içiçe yaşamış, onunla birlikte yaşadığı günleri bir nevi sülük olarak nitelendirmiştir. Daha sonraki yıllarda da Molla Hıdır gibi zamanın dehası ve allamesi sayılacak hocalardan, Seyda Abdulhakim gibi zamanının hocaların hocasından, Molla Bedreddin’den ki Molla Burhanın Hocası, tüm bu hocalardan ders alma fırsatı bulmuş, babasından icazet almıştır. Böylesine bir zatın âlim olmaması zaten mümkün değildir. Şeyhimizle ilgili olarak kime sorarsanız sorun hiç kimse âlim değildi diyemez. Ben buna inanıyorum. Ancak bazı mukayeseler yapılabilir ki bu mukayeselerin
çoğu da biraz taraflı oluyor. Onlarda çok önemli değil bizim için.

Önce hocamızın (r.h.) itikadına bakmak istiyorum. Hocamız itikad bakımından ehli sünnet ve’l cemaat itikadına bağlı, iki imamımız Ebul Musa el Eş’ari ve Ebu Mansur el Maturidi’dendir. Eşariye mensup inancı ve itikadı olan bir üstadımız, bir büyüğümüzdür. Amel bakımından mezhebi Şafii’dir. Tarikatı daha evvelde bahsedildiği gibi Nakşibendi Halidi Hazinidir. Hocam zamanın şafisi kabul edilirdi. Buna şahit olanlardan bir tanesi, halen yaşamakta olan hocamız (Allah uzun ömürler versin) Bedreddin Sancar hocamızdır. Yazdığı mersiyede hocamızı zamanın şafisi olarak nitelemektedir. Hocamızı en yakın tanıyabilecek insanlardan bir tanesi de merhum Şeyh Müşerref Özcan’dır. Merhum Şeyh Müşerref Özcan da hocamıza karşı son derece saygılı, son derece hürmetkârdı. Hatta zaman zaman Siirt’ten Pervari’ye bazı ihtilafları çözmek için gelen bazı Siirt’lileri azarlar derecesinde, “Neden Şeyh Muhammed Kâzım’a gitmediniz” diyerek onların davalarına bakmayı reddetmiştir. Bir defasında birisi “Şeyh Muhammed Kâzım sizden daha mı iyi, daha mı hoca” dediğinde yeminle; “Evet benden daha iyi hocadır” demiştir.
Hocamızın ilmi seviyesini idrak edebilecek şahsiyetlerden bir tanesi de merhum Sadrettin Yüksel Hoca’dır. Sadrettin Hoca, hocamızın akranı/muasırı sayılabilecek ve Türkiye’nin ender yetişen ulemasından bir tanesidir. Şeyhimiz İstanbul’a geldiği zaman muhakkak ki, yani imkânı varsa, Molla Sadrettin’le görüşürdü. Ya kendisi ziyaretine giderdi, ya da zaman zaman Sadrettinn Hoca onun ziyaretine gelirdi. Yani âlimin ilmi seviyesini idrak edebilmek gene âlimlere ait bir şeydir. Bunun yanında Şeyh’imizle beraber olduğumuz, yani 35 seneye yakın bir zaman diliminde, hangi mecliste bulunmuşsa bulunsun, o meclisin reisi ve başköşesindedir. Meclislin sadrı durumundadır.
Hayatım boyunca sadece iki kere şeyhimizi biraz geri planda gördüm. Bir tanesi merhum Şeyh Zeynel Abidin zamanında huzurunda Erbil’de. İkincisi de şeyh Osman Siracuddin Sani huzurunda. Bunların dışında hangi mecliste, hangi ulema meclisinde olursa olsun aralarında Seyda Molla Bedreddin’in bulunması, Şeyh Müşerrrefin bulunması halinde bile Şeyhimiz o meclisin başköşesinin sahibiydi. Ve herkes onun huzurunda başını eğmiş olarak onun iki mübarek dudağı arasından çıkacak olan sözlere odaklanmış vaziyette bulunuyordu.
Biz şeyhimizin talebesiyiz. Biz şeyhimize sadece bir hoca gözüyle bakmıyoruz aynı zamanda ruhi bir baba gözüyle bakıyoruz. Ben gerçekten 35-36 senelik münasebetler içeresinde hocama hiçbir zaman hocam ya da üstadım demedim. Her zaman baba diye hitap ettim. Ve hiç itirazı olmadı. Ve gerçekten bir babaydı. Evet, zamanımız anlatmaya yetmeyecek ama bazı kimseler hocamızı kuru kimselerden zannederlerdi.

Ama hocamız bugünki tabirle, kullanmak istemezdim ama entelektüel, münevver hocaların başında gelirdi. Hocamız yalnız fıkıh, itikat, tasavvuf gibi ilimlerle ilgili değildi. Hocamızın çok ileri seviyede olduğu ilimlerden bir tanesi de, Sevgili Peygamberimiz’in (s.a.v) işaretiyle ilk defa inkıraz edecek ilimlerden ilk unutulacak, müslümanlar tarafından terk edilecek ilimlerden olan feraiz konusunda, yani miras ilminde son derece bilgisi yüksek biriydi. Miras ilmini kavrayabilmek için insanın matematiğinin de çok kuvvetli olması lazımdır. Mirasla ilgili matematik olmazsa o taksimatı yapamazsınız. Matematik konusunda Şeyh’imiz o günlerde Siirt’te bulunan matematik hocalarından, üniversite mezunlarından, profesörlerden çok daha ileri durumdaydı. Zaman zaman ziyaretine gelen matematikçilerle problemeler çözmeye çalışırlardı ve her zaman galip gelirdi. Şeyhimizin belki bilinmeyen diğer tarafı da Farsça’ya son derece vakıf olmasıydı.
Farsça’nın gramerini, bugün kü tabirle morfolojisini yazabilecek derecede Farsça’ya vakıftı. Ama maalesef biz ondan bu konuda hakkıyla istifade edemedik. Hocamızın vakıf olduğu ilimlerden bir taneside Aristo mantığıdır. Bugün medreselerde okutulmakta olan mantığı okutabilen onun gibi bir hocayı ben görmedim, rastlamadım, duymadım. Yani Şerhüssemsiyye denen o büyük mantık kitabında muveccehat denen bir bölüm var. O müveccehatı kavrayabilen talebeler de hocalar da az. Hele talebeler daha da az. Ama hocamız mantığı anlatırken insan hayretler içeresinde kalıyordu.
Hocamızın bunun dışında başka meziyetleri de vardı. Mühendislik yeteneği dışında, harita ve coğrafya bilgisine sahipti. Aynı zamanda kendi çizimiyle kıbleyi tespit yöntemleri vardı. Bu özelliklerin yanında Şeyh’imiz memleket meseleleriyle de çok yakından ilgiliydi.
Tasavvuf ’u kuru bir tasavvuf olarak kabul eden ve bu şekilde tatbik eden şahsiyetlerden değildi. Şeyh’imizin ilmine şahitlik edenlerden biri Bedreddin hoca dedim, diğer bir kişi ise Şeyh Müşerref dedim. Şeyh Müşerref yazdığı mersiyelerde şeyhimizi çok güzel bir şekilde medh etmektedir. Öylesine medh ediyor ki, Şeyh’imizi İslamın bir direği olarak, nitelemektedir. Hatta valimizin işaret ettiği, yani sema, arz ve talebeler ona ağladı olarak mersiyesinde Şeyh’imize işaret etmiştir. Gerçekten yer, gök ve talabelerin ağlayacağı seviyede bir zattı. Çünki sadece âlim değildi. Aynı zamanda bir baba’ydı. Aynı zamanda bir mürebbi’ydi.
Bedreddin Hoca’dan ve Şeyh Müşerref ’den bahsettim. Bedreddin Hoca’mızın burada önümde duran bu kitaba ait bir takrizi var. Arabi olarak yazmış ve Bedreddin Hocamız aynı zamanda benim hocamdır, kısa bir süre de olsa onun yanında ders almış bir insanım. Bu takrizi yazarken elbetteki hocalığını, arabi ilimlere vukufunu, edebiyatını da ortaya koymak ta istemiştir. Çok güzel bir takrizdir.
Evet, bu ifadeler tercüme edilmeye müsait değildir. Yani kimse onu olduğu gibi tercüme edemez. Ben burada bunu dinleyecilere okumak isterim. Bunu Arapça olarak okumak istiyorum. Daha sonra Şeyh’imizin Zeyrek Camii’nde ramazanı şerifin son on gününde itikikafda bulunduğu sırada, içinden Allah (c.c.) sevigisinden, Allah (c.c.) korkusundan, Peygamber (s.a.v) aşkından İslama olan bağlılığından kaynaklanan yani o pınardan fışkıran çok güzel duaları vardır.
Bir müncaatı vardır. Onu olduğu gibi okumak isterim neden bunu tercih ettim? Bediüzzaman Hazretleri’nin Mesnevi-i Nuriye adlı kitabında okumuştum. Bir keresinde Bediüzzaman Hazretleri hutbelerin Türkçe okunmasına karşı çıkıyor. Belki yani ilk defa duyuyorsunuz bunu.
Diyor ki, “hutbelerin Arapça olarak okunması yeterince mesajı veriyor. Tercümesi yapıldığı zaman edebiyatı düşüyor ve buna gerek yoktur.” Ben bu metinleri Arapça olarak orijinal şeklinde okumak istiyorum. Kendimizi medh etmek istemiyorum. Biz hocamızın aciz talebelerindeniz, ön safta olabilecek talebelerden de olduğumu iddia etmiyorum. Burada aramızda bulunan başka bir talebe arkadaşımız var, esamesi bile okunmuyor kimse tanımıyor. İnanın yani samimiyetle söylüyorum, bugün Türkiye’de yaşamakta olan medrese menşeli hocaların hiçbirisinden geri değildir. Arabi ilimlere vukufu burada onun mersiyeleri var, nazımları var, nesirleri var. Ama kimse tanımıyor. Kimse bilmiyor ama Allah katında hiçbir şey kaybolmaz. Şimdi bu noktaya geldikten sonra Bedrettin hocamızın“Cevahir el-Kâzımiye” adlı kitaba yazdığı mütalâayı okumak istiyorum.
Şimdi bu ifadede kullanılan kelimeler, Şeyhimiz Allah korusun ben ifrata düşmek istemiyorum ama ilmin en yüksek mertebesine götüren ifadeler var burada ve bu Cevahir-ul Ulum-ul Kazımiyye’den herkesin istifade etmesi gerekir. Alt tabakadan olsun, üst tabakadan olsun herkesin bundan istifade etmesi gerekir. Şimdi de Şeyhimizin, az önce bahsettiğim itikafta yapmış olduğu beliğ fasih münacatı elimde var. Burada okumak istiyorum ve ondan sonra sözlerime son vereceğim. Buradaki ifadeler müfreddir. Ben buradaki cematinde istifade etmesi için cemii sigasıyla okumak istiyorum âmin denilebilir. Bence bu, Şeyhimizin ilmi seviyesini ispat etmeye yeterlidir. Dinlediğiniz için teşekkür ederim. Allah cümlenizden razı olsun. Esselamu aleykum ve
rahmetullahi ve berakatuhu.

